Osmanlı’da Basın Tarihi ve İlk Gazeteciler ve Onların Faaliyetleri

105 min


Osmanlı’da basın tarihi konusunu anlayabilmek için matbaanın Osmanlı’ya gelişi, ilk yabancı gazeteler, resmi gazeteler ve ilk özel gazeteler incelenecektir. Gazetenin öncüsü olarak Avrupa’da 1450’lerde ‘Haber Yaprakları’ belirmiş, 17. Yüzyılın ilk yıllarında ‘süreli(muntazam) yayın’ –ki genelde ‘Gazete adıyla anılmıştır- ve 1660’da ise ilk günlük yayın ortaya çıkmıştır. Bu gelişmenin gerçekleşmesinde başrolü, 1440’larda Avrupa’da beliren ve hızla bütün kıtaya yayılan basımevi (matbaa) oynamıştır. [1]

15. yüzyılda Avrupa’da yaygınlaşmaya başlayan matbaa, bir başka önemli aşamaya geçilmesini sağladı: Bilginin birikiminde ve artmasında çok önemli bir işlev yükümlendi. Bu da uygarlığın gelişmesine ve gelişimin hızlanmasına büyük ölçüde katkıda bulundu.18. yüzyıldaki Aydınlanma’nın, 19. Yüzyıl başındaki sanayi Devriminin, 20. Yüzyıldaki dev boyutlu bilimsel ve teknolojik atılımların matbaa sayesinde yaygınlaşıp evrenselleştiği gözden uzak bulundurulmamalıdır.[2]

Gutenberg’in olağanüstü buluşu baskı makinesi, Sekizinci Padişah Sultan II. Bayezid (22 Mayıs 1481 – 24 Nisan 1512) döneminde Osmanlı ülkesine girmiştir. Çeşitli kaynaklarda belirtildiğine göre, Museviler 1491 yılında, İspanya’dan uzaklaştırıldıktan sonra Türkiye’ye gelirken getirdikleri basımevini, 1493 yılında İstanbul’da kurmuşlardır.[3] Bu içerikte yukarıdaki gelişmelerden sonra Osmanlı topraklarında hayat bulmaya başlayan gazetecilik faaliyetleri ile ilgili bilgiler bulacaksınız.

İÇİNDEKİLER

1: Giriş ve Osmanlı’da ilk gazeteler ( ilk dönem yabancı gazeteler)

1.1: İstanbul’da basılan gazeteler

1.1.1: Bulletin Des Nouvelles ve diğerleri

1.2: İzmir gazeteleri

1.2.1: Le Spectatuer Oriental (Doğulu Seyirci)

1.2.2: Le Smyrneen (İzmirli)

1.2.3: Le Courrier de Smyrne (İzmir Postası)

1.3: Alexandre Blacque İstanbul’da

1.3.1: Le Moniteur Ottoman (Osmanlı Gazetesi)

1.4: Fransız İhtilalı sonrası durum ve bu gazetelerin yarattığı etkiler

2: İlk Türkçe gazeteler ve dergiler

2.1: Vakayi-i Mısriye:

2.2: Takvim-i Vakayi

2.3: İlk Dergiler

2.4: Ceride-i havadis

3: Özel Girişimin Türkçe Yayınları

3.1: Tercüman-ı Ahval

3.1.1: Türk basınında ilk rekabet ve tartışma

3.1.2: İlk gazete kapatılması

3.1.3: Şinasi’nin ayrılması sonrası dönem ve kapanış

3.1.4: Tercüman-ı Ahval’de Şinasi’nin rolü

3.1.5: İlk profesyonel gazeteci: Agah Efendi

3.2: Tasvir-i Efkar

3.2.1: Tasvir-i Efkar’ın özellikleri

3.2.2:  Tasvir-i Efkar’da edebi tartışmalar

3.3:  Şinasi’nin yaşamı (1826-1871)

3.4: Ruzname-i Ceride-i Havadis

4: Yabancı dillerde özerk basın ve etkileri

4.1: Rumca basın

4.2: Ermenice basın

4.3: Arapça basın

4.4: Ladino dili’nde basın

5: Tanzimat dönemi basın-yayın rejimi ve düzenlemeler

5.1: Matbaalar Nizamnamesi (Basım Tüzüğü) (1857)

5.2: Ceza Kanunu (1858)

5.3: Matbuat Nizamnamesi (1864)

5.4: Pul Resmi (1864)

5.4.1: Türk basınında ilk grev: Hatta Osmanlı Devleti’nin ilk grevi

5.5: Ali (yüksek) Kararname (1867)

5.6: Sansür Hakkında Ali Kararname (1876)

6: Osmanlı’da Taşra Basını: Vilayet Gazeteleri

7: Tercüman-ı Ahval’ın açtığı yolu takip eden Türkçe özerk basın: Meşrutiyet öncesinin öteki gazeteleri

7.1: Muhbir (1866) ve Ali Suavi:

7.1.1: Ali Suavi’nin gençliği ve ilk gazeteciliği:

7.1.2: Ali Suavi’nin kaçışı ve yurt dışı gazeteciliği:

7.1.3: Ali Suavi’nin dönüşü ve İstanbul’daki gazeteciliği:

7.2: Basiret(1870) ve Basiretçi Ali (1845-1910)

7.3: İbret gazetesi (1870-73) ve Namık Kemal

7.3.1: Namık Kemal’in “basın” konusunda görüşleri

7.4: Bu dönemdeki diğer gazeteler ve siyasi durum

8: Avrupa’da çıkan ilk Türk gazeteleri: Jön Türk gazeteleri

8.1: Muhbir (1867)

8.2: Hürriyet (1868)

8.3: Paşadan İhtilalcı olur mu? Mustafa Fazıl Paşa’ya yönelik eleştiriler

9: Abdülaziz sonrası kısa bir özgürlük dönemi

9.1: Kanun-u Esasi (Anayasa) (1876) ve basın

9.1.1: Matbuat (Basın) kanun tasarısı (1877)

9.2: Kısa özgürlük döneminden acı bir hadise

10: İkinci Abdülhamid ve İstibdat dönemi

10.1: Sıkıyönetim Nizamnamesi (1877)

10.2: İslami basın

10.3: Basın sansürü

10.4: İstibdat dönemi gazeteleri

10.4.1: Tercüman-ı Hakikat (1878) ve Ahmet Mithat Efendi

10.4.2:  Sabah (1875), (1882)

10.4.3: İkdam (1896)

10.5: Abdülhamid’in dış basına yardımları ve Muhammed Webb Efendi

10.5.1: Muhammed Webb Efendi ve The Muslim World

10.6: İstibdat döneminde dergiler

10.6.1: Servet-i Fünun dergisi  ve diğerleri

10.7: İstibdat döneminde yurt dışında basın

11: İkinci Meşrutiyet (1908)

11.1: Sansürün kaldırılışı (24 Temmuz 1908)

11.2: İkinci Meşrutiyetin ilk günlerinde İstanbul’da çıkan gazeteler

11.3: 31 Mart Ayaklanması

11.4: 1909 Basın Yasası


1: Giriş ve Osmanlı’da ilk gazeteler ( ilk dönem yabancı gazeteler)

Avram Galanti’ye göre ,İspanya’dan kovulan Yahudiler Türkiye’ye yanlarında matbaa getirmişler  ve 1493’te İstanbul’da ilk matbaayı açmışlardır. Selim Nüzhet Gerçek’in hiç tartışmadan doğru saydığı bu bilgi, başka yazarlarca da aktarılagelmiştir.[4]

Bazı kaynaklarda İstanbul’da ilk kitabın, 1488 yılında basılmış “LeçonsdesEnfants” (Çocuk Dersleri) adlı İbranice bir sözlük olduğu bildirilmektedir.[5]

Yahudi azınlıkların matbaacılık faaliyetlerini Ermeni ve Rum azınlıkların faaliyetleri takip etmiştir.

1494-1729 yılları arasında, azınlıklar ve yabancı misyonluklarca Osmanlı topraklarında kurulan basımevleri sayısının 37’yi bulduğu sanılmaktadır. Ancak bu dönemde, hiçbir basımevinde Türkçe baskı yapılmamıştır.[6]

Osmanlılar’a göre, kitap, halı gibi elle üretilmesi gereken “lüks” bir eşya sayılıyordu. Ancak varlıklı insanlar ona sahip olabilirlerdi. Kitabın, matbaada basılıp herkesin ulaşabileceği sıradan bir şey olması arzu edilmiyordu; böyle bir talep yoktu. Eğitim büyük ölçüde kitapsız yürütülüyordu.[7]

Ayrıca ‘Hattat’ olarak adlandırılan yazıcılıkla uğraşan sınıfın meslekleriyle birlikte gelirlerini kaybetme korkusu gecikmenin nedenlerinden biri olarak gösterilir.

En nihayetinde padişah 3. Ahmet döneminde İbrahim Müteferrika’nın talebi kabul edilip matbaa kurulmuş (1718-1730) ve bu gelişme gazete çıkartma ve bilgi birikimi açısından gerekli olan altyapı ve kültürel dönüşümün sağlanması için ihtiyaç duyulan tecrübe ve zihinsel değişimi Osmanlı topraklarına getirilmesine katkıda bulunmuştur.

Ünlü Fransız basın tarihçisi Prof. Georges Weill’in deyimiyle, basın tarihini genel uygarlık tarihinden ayırmak, genellikle mümkün değildir. Zira bir ülkenin basın ve yayın hareketleri, daima o ülkenin siyasal rejimine paralel olarak düzenlene gelmiştir.[8] Bu noktada matbaanın gelişiminin ya da gelişemeyişinin de basınla aynı kaderi paylaştığı görüyoruz.

Avrupa’da basın ve yayının kaderi gelişen ekonomi ile beraber ticaretin artması yeni yerlerin keşfi sonucunda daha çok haber alma ihtiyacına paralel gelişirken, Osmanlı topraklarında bu gelişme ilerde detaylı açıklanacağı üzere halkın talebi olmadan yönetici zümrenin, gelişen siyasal ve sosyal olayların etkilerini azaltmak ve yapılan propagandalara karşı kendini savunma ya da kendi propagandasını yapma gibi amaçlarla tepeden inme bir şekilde getirilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nda basının doğuşunu etkileyen tarihsel altyapıya değinirsek : Amerikan halkının 1775’de İngiliz yönetimine karşı ayaklanması ve Amerika’nın bağımsızlığına kavuşması, Fransa’da 1789 büyük Fransız İhtilali’nin krallık rejimini ortadan kaldırması, insanlığı yeni bir çağa taşıyacak kadar büyük değişimlere yol açtı.

1789 devrimi ile Fransa’ya çok geniş bir özgürlük havası yayılmış ve bu özgürlük sayesinde Fransız basın hayatında büyük bir gelişme görülmüştür.Gazetenin önemi anlaşılmış, gazete sayısı artmış ve irili ufaklı bir çok gazete yayın hayatına girmiştir.Fransa ve Almanya’da ilk siyasi gazeteler Fransız Devrimi sırasında yayınlanmıştır.[9]

Fransız Devrimi sonrası oluşan özgürlük mantığı ile beraber oluşan düşünceleri yaymak isteyen devrimciler bu yol için açık bir şekilde gazeteleri seçmiş sadece kendi ülkelerinde değil Osmanlı gibi ülkelerde de yayımladıkları gazetelerle bu fikirleri yansıtmıştır.

Nuri İnuğur’un verdiği bilgilere göre Türkiye’de ilk gazeteyi Fransız Devrimini izleyen yıllarda Fransızların çıkarttığını biliyoruz. İstanbul’da Fransız elçiliğinde basılan ve 1795 yılında Fransızca olarak yayınlanan bu gazetenin adı(Bulletin de Nouvelles) haberler bültenidir.

Osmanlı’nın Avrupa karşısındaki güçsüzlüğü kendini on yedinci Yüzyıldan itibaren askeri yenilgiler şeklinde gösterdi.On sekizinci yüzyılda III.Selim’in giriştiği bir dizi askeri yenilik hareket kaynağını bu yenilgilerden almıştır.[10]

Girişilen değişiklik hareketleri II.Mahmut döneminde ordunun dışında maliye, eğitim ve yargılama sistemini kapsamaya başladı. Ancak II. Mahmut Batı tarzı bu reform girişimlerinin yanı sıra merkeziyetçi yapıyı korumak için içeride e çok sert önlemler almaktaydı. Reformculuk siyasetini ve Osmanlı çıkarlarını Batı’ya karşı savunan Alexandre Spectatuur Oriental’ini fark eden II. Mahmut, hem bu gazeteye parasal estek sağlamış,- Fransız konsolosluğunun girişimleri sonucu Blacque’nin gazetesi kapanınca- hem de Blacque’e İstanbul’da Le MoniteurOttoman’ı 1830’da çıkarttırmıştır.[11]

Mahmut’un gazeteye bu kadar önem vermesinin bir nedeni de, o dönemde kendi valisi olan ancak Osmanlı’nın güçsüzlüğünden faydalanıp Mısır’daki otoriteyi eline geçiren Mehmed Ali Paşa’nın emriyle çıkan ve bilinenin aksine -Orhan Koloğlu’nun araştırmaları üzerine- Osmanlı topraklarından çıkan ilk gazete olan Vakayi-i Mısriye’nin yaptığı yayınlara yine Türkçe karşı yayın yapabilecek bir gazete çıkartma fikridir.

Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa , 1828’de ilk Türkçe-Arapça gazete Vakayi-i Mısriye’nin çıkmasını sağladı.Mısır’da yeni bir düzen kurmayı amaçlayan Mehmed Ali Paşa , gazeteyi yayımlarken ‘’bunu yerleştirmek ve anlatmak, açıklamak gerektiği temelinden hareket ediyordu.’’[12]

Toplumsal olayların basın üzerine etkisine bir örnek daha vermek gerekirse Ruslarla yapılan Edirne Antlaşması sonucu devlete yeni bir düzen vererek, yönetim alanında yapılan önemli reform hareketlerini yürütmek, gereken tüzük ve yönetmelikleri hazırlamak amacıyla, “Islahat Meclisleri’nin toplanmasına gerek görülmüştür.[13]

Az önce bahsedilen etmenlerin de katkısıyla Hükümetçe bir gazete çıkarılması fikri, ilk kez bu meclis toplantılarında ortaya atılmış ve 2. Mahmut tarafından çok olumlu karşılanmıştır.[14]

Mahmut döneminde ilk gazetenin çıkması kadar başka önemli bir gelişme de Osmanlı’nın değişimi konusunda ve yine basının dönüşümü konusunda etkili olmuştur.Bu Avrupa’ya ilk defa öğrenci gönderilmesidir. Bu öğrenciler Avrupa’da basını ve basın özgürlüğünü görmüş ve bundan çok etkilenip Osmanlı’da basın kaynaklı özgürleşme hareketinin başını çekmişlerdir.

Geleneksellik ile mücadele ve yenileşme kapısı olarak görülen basın, geleneksellik ile yenileşme yanlıları arasında yıllarca sürecek olan bir mücadele alanı olarak Osmanlı’da var oldu. Belli sınırlı dönemler hariç iktidarı hangi güç eline geçirirse geçirsin ötekini susturmak için basını engelledi ve ülkede mutlak Avrupa standartların bir basın özgürlüğü kendini gösteremedi. Basın özgürlüğünün gelişmemesini Orhan koloğlu’nun ‘’halka kitaptan çok gazete ulaşması ve basımevi ile basının aynı anda başlaması ile Türk ve İslam topluluklarının  Batı’nın yaşamış olduğu dört yüz yıllık basılmış kitap kültürünü sindirmeyen gazete kültürüyle tanışmış olmaları’’ sözünden faydalanarak açıklayabiliriz. Belli gelişimi olmayan toplum üzerinde gazete iyi niyetli bir uğraş olsa da genelde propaganda amaçlı kullanıldığından eğitimsiz halkın kendini geliştirmesine katkıda bulunmamış böylece herhangi bir konuda beklenen kamuoyu yaratılamadığından  baskı ve sansür kültürü devam etmiş halkta bilinçli olmadığından yapılanlara karşı çıkamamış doğal olarak bu kaos ortamı devam etmiş ve basın özgürlüğü sağlanamamıştır.

Osmanlı yönetimi 18. Yüzyılın ortasından beri Avrupa’daki gazetelerin varlığından haberdardı. İlgisi tabii sadece siyasal düzeydeydi. Fransız Devrimi sırasında İstanbul’da Fransız elçiliğince çıkarılan (1795) Bulletin Des Nouvelles (Haberler Bülteni) ve sonra Gazette Française De Constantinople (İstanbul’un Fransız Gazetesi) , Napolyon’un Mısırı işgali sırasında (1798) yayınlattığı gazetelerle de siyasi düzeyde ilgilenilmiş, ancak bunlardan örnek alma yoluna gidilmemiştir. Sadece bundan doğan gereksinme ile Babıali’de Tercüme Bürosu kurulup Avrupa gazetelerin orada çevrilmesine girişilmiştir.[15]

1.1: İstanbul’da basılan gazeteler

1.1.1: Bulletin Des Nouvelles ve diğerleri

Türkiye’de çıkan ilk gazete (BulletinDesNouvelles, Haberler Bülteni), Fransız devrimini izleyen yıllarda Fransızlar tarafından çıkartmıştır.İstanbul’da Fransız elçiliği basımevinde basılan ve 1795 yılında Fransızca olarak yayınlanan bir gazetedir.Çıkış tarihinden de anlaşılacağı üzere, Büyük Fransız Devrimi’nin heyecanını yansıtan ve tüm dünyanın desteğini kazanmak gayesiyle devrimin amaçlarını anlatan bir gazetedir. Devrimin getirdiği yenilikleri Osmanlı ülkesindeki Fransızlara ve Türklere anlatabilmenin başka bir yolu olmadığı için, Devrimci Hükümet’in İstanbul’daki özel temsilcisine böyle bir gazete çıkarma yetki ve görevi vermiştir.[16]

Budak Gazeteyi Fransız Devrimi’nin Osmanlı’ya armağanı olarak tanımlar. Fransızların İstanbul’daki ilk adımları; Fransız Elçiliği’nce yayımlanan Fransızca üç bülten oluşturmuştur. Fransız İhtilali’nin fikirlerini yaymayı amaçlayan bu bültenler; “Le Bulletin de Nouvelles”, “La GazetteFrançaise de Constantinople” ve “MercureOriental” adlarını taşımaktadırlar. Eylül 1795’ten Mart 1796’ya kadar yayımlanmış olan “Le Bulletin de Nouvelles”, ikincisi; Eylül 1796’dan Mayıs 1797’ye kadar çıkarılmış “La GazetteFrançaise de Constantinople” ve üçüncüsü; Mayıs 1797’den Temmuz 1797’ye, sadece üç ay devam ettirebilmiş “MercureOriental”dir. İstanbul’daki Fransız Elçiliği’nce özel olarak kurulmuş bir matbaada basılan bu yayınlar, ilk anda Türk basın tarihinden çok Fransız basın tarihiyle ilişkili görülebilir. Bu görüş pek de yanlış olmaz. Zira, dilleri Fransızcadır. Üstelik öngörülen hedef kitleleri de Türkler değil Fransızlardır. Fransız Devrimi’ni ve fikirlerini ülke dışında yaşayan Fransızlara iletmek ve onları da yeni Cumhuriyet rejimine kazandırmak amacıyla çıkarılmışlardır. Osmanlı Devleti içinde yaşayan Fransızlar böylece ülkelerinde olup bitenleri, yeni kanunları ve kavramları öğrenebileceklerdir.[17]

Ancak yine Budak’ın sözleri sayesinde bu yayınların politik bir gaye taşıdıkların ve sadece Fransızları hedeflemediklerini anlayabiliyoruz. Fransızların devrimlerini yaygınlaştırmak arzusunun daha somut bir göstergesi ise, aslında elçi Verninac’ın söz konusu süreli yayını Türkçe bastırmak ve İstanbul’da dağıtmak istemesidir. Gerçi, gerekli harfler bulunamamış ve Türkçe basım gerçekleştirilememiştir, ama Verninac yine vazgeçmemiştir. 1795 Temmuzundan itibaren Fransız Sefareti tarafından Türkçe olarak “Bulletins

desVictoires de la Republique” belgeleri dağıtılmıştır.4 Verninac’ın 7 Mart 1796’da memleketine dönmesinden sonra da elçilik yayınlarının, yukarıda belirtildiği gibi, “La GazetteFrançaise de Constantinople” ve “MercureOriental” adlarıyla devam ettirilmesi, arkada bir devlet politikasının varlığını ortaya koymaktadır.[18]

1.2: İzmir Gazeteleri

İzmir gazeteciliğinde de Fransızlar birinci derecede rol oynamış, onlar da yayımlarını Fransızca olarak yapmışlardır. Tabii bu oynanan rolde kapitülasyonların da etkisi ile ticarete hakim olmaları göz ardı edilmemelidir.

1.2.1: Le Spectatuer Oriental (Doğulu Seyirci)

Alexandre Blacque adında bir Fransız tarafından 24 Mart 1821’de İzmir’de yayımlanmıştır. Haftalık olan  bu gazetenin başlığının alt kısmında (Edebiyat, Eleştiri  ve Ticaret yaprağı) yazısı vardır. Blacque’in izlediği politika, o zamanki Fransız politikasına uymadığı için, Fransız konsolosluğu mevcut kapitülasyonlardan yararlanarak gazeteyi kapatma çabalarına girişmiş, konsolosluğun sürekli teşebbüsleri sonunda 27 Mart 1824 günü gazete kapatılmıştır.[19]

Altı ay sonra 1 Ekim 1824’de yeni bir biçimde çıkan gazetenin başlığında bu defa (Ticaret, Politika, ve Edebiyat) gazetesi ibaresi vardır. Gazetenin yöneticileri olarak da Vigoureur ve Didier adları görülmektedir.[20]

Öte yandan Koloğlu İnuğur’un aksine Lespectatuer Oriental’in Blacque değil Charles Tricon tarafından kurulduğunu ve gazetenin ilk başta Fransız Devrimi’nden aldığı esinle Yunanlıları desteklediği ve bu yönüyle hem Babıali’nin hem de İzmirli müşterilerin şimşeklerini çektiği ve böylece sahip değiştirdiğini söyler.(Koloğlu,2006: 22)

Yunan isyanında Osmanlı lehine yayın yapan gazetenin yönetimine tekrar Alexandre Blacque geçmiş ancak Blacque Osmanlı taraftarı tutumu devam ettirmiştir.

Yabancı devletlerin baskısı ve isteği üzerine hükümet gazeteyi bir ay süreyle kapatmak zorunda kalmıştır. Bu, basın tarihimizde ilk gazete kapatma olayıdır. Bununla yetinilememiş, Fransa’nın doğu siyasetini eleştiren yazılardan dolayı fazlaca sinirlenen Fransız konsolosu gazete idarehanesinde giderek matbaa makinelerine de el koymuştur. Basın tarihimizde ilk (gazete baskını) olayı budur. Ne yazık ki bu zorbalığa karşı hükümet ses çıkaramamış, bu suretle 1827 yılının son günü gazete tamamen kapatılmıştır.[21]

1.2.2: Le Smyrneen (İzmirli)

Fransız tacirlerden Charles Tricon’un, 1824 Ocağında İzmir’de, “Le Smyrnéen” adlı aylık bir Fransızca gazete çıkarmaya başlaması, ister taraftar, ister muhalif, her durumda, Fransa’da olup bitenden haberdar olmak isteyen, bir kitlenin çevrelerini yakından gözlemek, ticareti etkileyebilecek faktörleri izlemek ihtiyacının bir sonucudur. Bir süre düzensiz aralıklarla ve güçlükle çıkarılabilen “Le Smyrnéen”, kısa bir süre sonra el değiştirmiş, yine kentte iş yapan bir Fransız olan M. Roux’nun kontrolüne geçmiştir.

Osmanlı hükümetinin yararına uymayan yayınlar yaptığından 11 Eylül 1824’de kapatılmıştır. Bazı iddialara göre Le smyrneen kapanınca Le SpectatuerOriental onun yerine kurulmuştur.

1.2.3: Le courrier de smyrne (İzmir Postası)

Le Spectateur Oriental kapandıktan sonra Alexandre Blacque İzmir’de, hükümetin de desteğiyle (Le Courrier de Smyrne ) adlı bir gazete çıkartmış , ateşli kalemiyle Osmanlıların haklarını yabancı devletlere karşı korumaya devam etmiştir. Bu çalışmalarından esinlenen II. Mahmud fikirlerini çok beğenip, takdir ettiğinden İstanbul’da resmi nitelikte bir gazete çıkarmasını teklif etmiş, bu teklifi kabul eden Alexandre Blacque 1831’de gazetesini satmış ve İstanbul’a gitmiştir.

1.3: Alexandre Blacque İstanbul’da

1.3.1: Le MoniteurOttoman (Osmanlı Gazetesi)

Osmanlı Hükümdarı II. Mahmud’un isteği ile 1831 yılında İstanbul’da devletçe Fransızca olarak yayınlanan yarı resmi bir gazetedir. II. Mahmud bir taraftan Takvim-İ Vekayi adıyla çıkarılacak olan gazetenin hazırlık çalışmalarını izlerken bir yandan da Babıali’nin görüşlerini ve politikasını yansıtacak nitelikte Fransızca bir gazete çıkartmayı düşünmüş, İzmir’de uzun süreden beri devletin görüşlerini ve yararlarını savunan A. Blacque’ı, bu amaçla İstanbul’a davet etmiş ve gazete çıkartmakla görevlendirmiştir.[22]

Le Moniteur Ottoman, Takvim-i Vekayi’in Fransızca çevirisi olmakla beraber, Takvim-i Vekayi’de yayınlanan birçok haber bu gazete de yayınlanmış, genellikle sayfalarında hükümetin görüşlerine geniş yer verilmiştir. Ancak Alexandre Blacque Fransa’da kralcı olarak tanındığından, (Blak Bey) adıyla yarı resmi bir gazetenin başına geçmesi Fransız elçiliğinde hoşnutsuzluk yaratmış ve Fransa’ya büyük sempati duyan diğer bazı devletlerin elçiliklerinde tepkiler uyandırmıştır.[23]

Mahmut, bir yandan “Takvim-i Vakayi” adıyla Türkçe yayımlanacak gazetenin hazırlıklarını sürdürtürken, Babıali’nin politikasını yansıtacak bir gazete çıkartmayı düşünmüştür.[24]

Fransız Devrimi’nin ruhunu, gerçekliğini amaçlarını coşkusunu Osmanlı’ya taşıması için Fransızlar tarafından ilk gazetenin çıkarıldığı göz önüne alırsak, MoniteurOttoman Osmanlı basın, kültür, siyasi yaşantısının bir anlamda ‘’geri beslemesidir’’.[25]

Fransız İhtilali sonrası durum ve bu gazetelerin yarattığı etkiler yüzyıl sonları ve 19. yüzyılın başları Osmanlı İmparatorluğu için oldukça sıkıntılı bir dönem olmuştur. Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’da hakim olduğu topraklarda, bu bölgede yaşayan halk kitleleri arasında yönetime karşı bir hoşnutsuzluk vardır. Bunun nedeni, Fransız İhtilali sonrası milliyetçilik hislerinin güç bulması, bu milliyetçilik
hislerini körükleyerek halkı isyana teşvik eden dış güçlerin varlığı ve bunun yanı sıra

Osmanlı Devleti’nin bölgedeki yanlış yönetim politikaları olmuştur. Yine bu dönemde, Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’daki topraklarında Avusturya ve Ruslarla devam ede gelen askerî mücadele ve bölgedeki Hıristiyan tebaanın birbiri ardına patlak veren isyanları ki, bunlar yabancı devletlerce desteklenmektedir, Osmanlı Devleti’nin başını oldukça ağrıtmıştır.[26]

Fransızca gazetelerinin en önemli hedef kitlesi, hiç Şüphesiz, Osmanlı İmparatorluğu içindeki gayrimüslim topluluklarıdır. Fransızca, imparatorlukta yaşayan azınlıkların ortak dilidir. Yeni Osmanlı eğitim kurumlarından başka, Rum veya Ermeni eğitim kurumlarında da okutulmaktadır. Okuryazar oranı çok yüksek olan gayrimüslimler, Fransız İhtilalı’ndan sonra yayılan düşüncelere açıktırlar. Fransızların, Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki kültürel nüfuzunu sürdürmek, geliştirmek ve kendi amaçları için kullanmak isterken, gayrimüslimleri dikkate almaması söz konusu olamaz. Bir taraftan Osmanlı Devleti’ni kendi yanlarına çekmeye çalışırken, bir taraftan da Ruslarla savaşa tutuşturmak için ellerinden geleni yapan özel görevli(!) Fransız elçileri, herhalde, imparatorluk içindeki hassas dengeleri bozmanın hesaplarını da yapmış olmalıdırlar.[27]

Fransız İhtilalı’nın beslediği fikirlerinin en belirgin etkileri, önce Hıristiyan cemaatlerin okuryazar üyeleri arasında görülmüştür. Avrupa’daki gelişmeleri izleyip ilk yansıtanlar ise, belli bağlı bütün Avrupa limanlarıyla olan ticaret bağlantıları sayesinde Rumlar ve Avusturya’ya olan ihracatları yoluyla Orta Avrupa ile devamlı temasta bulunan Sırplar olmuştur. İlginçtir, Fransız Devrimi’nin “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” kavramlarından sadece birincisi, bu cemaatler arasında rağbet bulmuştur. Ancak, onlar özgürlüğü yurttaşlık haklarının değil, ulusal bağımsızlığın teminatı olarak, yani milliyetçilik olarak algılamışlardır. Milliyetçilik, Osmanlı İmparatorluğu’na, devrimi yayma çabalarının bir sonucu olarak girmiş, önce Balkanlar’da olmak üzere dalga dalga yayılmış ve İmparatorluğun çözülme sürecini başlatmıştır.[28]

Etki tepkiyi doğurur mantığıyla Fransız Devrimi sonrası devrimin fikirlerini yayma düşüncesiyle hareket eden gazeteler, Osmanlı mantığını savunan gazeteleri doğurmuş ve bu sayede Milliyetçilik düşüncesine karşı Osmanlılık düşüncesi yayılmaya çalışılmıştır. Devrimin değerlerini yayan gazeteler azınlık gazeteleri olarak evrilirken Osmanlıcılık düşüncesini yayan gazeteler resmi basın  ve sonrada bağımsız basına dönüşerek İmparatorluğu kurtarma yoluna hizmet eden çeşitli akımlara hizmet etmiştir. Bu arada Mısır milliyetçiliği mantığında Mısır valisi Mehmet ali paşanın çıkarttığı yayınlara ayrı bir parantez açmak bir gereksinimdir.

2: İlk Türkçe Gazeteler ve Dergiler

Çok yakın tarihlere kadar ilk Türkçe gazetenin 1831’de yayınlanan Takvim-i Vekayi olduğu sanılır ve ‘’ Türk Basın Tarihi’’ bu gazeteyle başlatılırdı.Oysa değerli araştırmacı Orhan Koloğlu ilk Türkçe gazetenin Takvim-i Vekayi’den üç yıl önce 1828’de Mısır’da yayınlanan Vakayi-i mısriye olduğunu kanıtladı.[29]

2.1: Vakayi-i Mısriye:

Bugün sınırlarımız dışında kalmış olan Mısır’da, Mehmed Ali Paşa tarafından çıkarılmış bulunan Vakayi-i Mısriye, İslâm Basın Tarihi’nde önemli bir yere sahip olduğu gibi, Türk Basın Tarihi’nin başlangıcında da pek mühim bir mevki işgal eder. Vakayi-i Mısriye’nin değeri, bir müslüman tarafından yayınlanan ilk Türkçe-Arapça gazete olmasından kaynaklanmaktadır. Bağdad Valisi Davud Paşa’nın 1816’larda yayınladığı rivayet edilen Türkçe-Arapça Curnalu’l-Irak’ın varlığı kesinleşinceye kadar, bu ilk olma vasfını koruyacak olan Vakayi-i Mısriye aynı zamanda devamlılığı dolayısıyla da Türk ve İslâm Basın tarihlerinin en önemli, müşterek süreli yayınlarından biri olma özelliğini elinde bulunduracaktır.[30]

Vakayi-i Mısriye gazetesinin çıkmasından sekiz-dokuz yıl önce de Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın girişimiyle Mısır’da Bulak matbaası kurulmuştu.Orhan Koloğlu’nun belirttiğine göre yayınların yarısından fazlası Türkçe, geri kalanı da Arapçaydı.[31]

Avrupa basını ile Babıali’nin sorunları vardı.Ancak Babıali bu konuda yalnız değildi.Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa da, büyük ihtirasları yüzünden  Avrupa gazetelerinde konu teşkil ediyor ve bunları hemen çevirtip okuyordu.Bunlara kendi görüşleri aktardığı da oluyordu.Ayrıca her idari biriminden gelen haber ve raporları (curnalleri) toplayıp değerlendiren bir Curnal Divanı da kurmuştu.Bu sırada 1827’de bir Fransız’ın İzmir’deki gibi, ticari niteliği ağır basacak bir Fransızca gazete kurmak için başvurması da Mehmet Ali Paşa’yı etkilemiş olabilir.[32]

Gazete haber kaynağını genelde Fransız ve İtalyan gazetelerinden alır.Girit kaynaklı haberlerin de ağırlığı vardır.Buna karşılık  İstanbul kaynaklı haberler yok denecek kadar azdır.Osmanlı padişahından çok az söz edildi.Sadece İstanbul’dan bir ferman geldiğinde padişahın da adı geçmiştir.[33]

İlk dönemde genelde haftada bir neşredildiğini belirttiğimiz gazete,her zaman bu düzenini koruyamamıştır. Nitekim ikinci sayısı ilkinden14, üçüncü ikinciden 20, dördüncü iki hafta, beşinci 11 gün sonra, altıncı8 gün, yedinci bir hafta, sekizinci ise 8 gün sonra çıktı. Bununla birliktearka arkaya bir haftada üç sayısının çıktığı da oluyordu.[34]

Gazete ile çok yakından ilgilenen M. Ali Paşa, 1000 kuruştan yukarı maaş alan herkesin mecburî abone kaydedilmesini istemişti. Bizzat valiye 5, oğlu İbrahim Paşa’ya 5, Kethüde Bey’e 3, diğer ileri gelenlere3’er, ulemaya da durumlarına göre birer Vakayi-i Mısriye gönderilecekti. Bu sırada gazetenin yıllık abone ücreti 77 kuruş11 para idi. Bununla birlikte mecburi abone kaydının ve bunun için belirlenen yılık ücretin, gazetenin masraflarının karşılanması düşüncesindenöteye, gelir temini gibi bir düşünceye bağlı olamayacağını da belirtmek gerekir. Zira burada hedef gazetenin okunması ve bu, vasıta ile idarecilerin

yönlendirilmesidir. Nitekim ulemadan bazısına Vakayi-i Mısriye ücretsiz verildiği gibi, 1262 (1845-46) senesi hesaplarına bakıldığında ancak 1 kese 109 kuruş gibi cüz’î bir kâr elde edildiği görülür.[35]

Osmanlı Devleti ile arası bozulan Mehmed Ali Paşa’nın orduları oğlu İbrahim Paşa komutasında önce Suriye ve sonra da Güney Anadolu’yagirdiğinde, askerlik konusuna özellikle önem vermekte olan Paşa, orduyla ilgili haberleri içeren bir Türkçe gazete çıkarmaya başladı. Ceride-iAskeriye adlı bu gazeteyi, daha sonra bizzat Osmanlı başkentinde görülecek olan Türkçe askerî süreli yayınların da ilki kabul etmek gerekir.[36]

Mehmet Ali Paşa Vakayi-i Mısriye ile yetinmeyerek, ondan üç yıl sonra, yani 1830’da da Girit’te Vakayi-i Giridiye adında bir gazete yayınlatmıştır.Bu gazete de Türkçenin yanında Yunanca eşit olarak kullanılmıştır.[37]

Vakayi-i Giridiye, Rum isyanını bastırmaktaki katkıları dolayısıylaGirit Valiliğinin M. Ali Paşa’ya verilmesi üzerine, Paşa tarafından Girit’te girişilen ıslahatın bir parçası olmak üzere çıkarılmıştır.[38]

2.2: Takvim-i Vakayi

Devlet yönetimde yenilik ve düzeltimlere gidilmesi yolunda büyük çaba harcayan, 1826’da Yeniçeri Ocağını ortadan kaldırarak en önemli adımı atan II. Mahmud’un bu çerçevedeki etkinliklerinden biri de Takvim-i Vakayi adlı ilk Türkçe gazetenin yayınlanmasıdır.[39]

İstanbul’da yayınlanan ilk Türkçe gazete denilebilecek Takvim-i Vakayi (olayların takvimi) devrimci padişah II. Mahmud’un çabalarıyla 11 kasım 1831’de çıktı.[40]

14 Eylül 1829 tarihinde, Ruslarla Edirne Antlaşması imzalanmış Devlet’e yeni bir düzen vererek, yönetim alanında yapılan önemli reform hareketlerini yürütmek, gereken tüzük ve yönetmelikleri hazırlamak amacıyla, “Islahat Meclisleri”nin toplanmasına gerek görülmüştür.[41]

Hükümetçe bir gazete çıkarılması fikri, ilk kez bu meclis toplantılarında ortaya atılmış ve 2. Mahmut tarafından çok olumlu karşılanmıştır. Komisyon üyeleri tarafından, çıkarılacak

gazete için birçok ad yazılarak Padişah’a sunulmuş; ancak bunların hiç birini beğenilmediğinden, gazeteye “Takvim-i Vakayi” adı, bizzat Padişah 2. Mahmut tarafından konulmuştur. Bu konuyla ilgili olarak yayımlanan fermanda da “mülkçe pek çok yararları olacağı dahi herkes tarafından kabul edilmiştir,” denilerek, çıkarılacak gazetenin ülkeye yarar sağlayacağı belirtilmiştir.[42]

Mahmud batı tarzı reformların yanı sıra merkeziyetçi yapıyı korumak için içeride de çok sert önlemler almaktaydı. Reformculuk siyasetini ve Osmanlı çıkarlarını Batı’ya karşı savunan Alexandre’ın Spectatueur Oriental’ini fark eden II. Mahmut, hem bu gazeteye parasal destek sağlamış-Fransız Konsolosluğunun girişimleri sonucunda Blacque’in gazetesi kapanınca- hem de Blacque’e İstanbul’da Le Moniteur Ottoman’ı 1830’da çıkarttırmıştır. Merkeziyetçilik düşüncesinin bir aracı olarak ise, iç kamuoyunu idarenin isteği yönünde oluşturmak için 1831’de Takvim-i Vekayi’yi Türkçe olarak yayınlatmıştır.[43]

Blacque, bir takrir(rapor) yazarak yayımlanacak gazetenin dili, içeriği, yararları ve dağıtımı konularında görüşlerini bildirmiş; Serasker Paşa (Mehmed Hüsrev) da yine bir rapor (lahıya) düzenleyerek kendi görüşlerini açıklamıştır. Bu aşamalardan sonra gazetenin yöneticiliğine vakanüvis Esad Efendi getirildi.[44]

Esat Efendi’den başka gazetede fiilen çalışan ve haber toplama işleriyle görevlendirilen iki kişi daha vardı. İç olaylar için Babıali kalemi katiplerinden Sarim Efendi, askeri işlerle ilgili haberler için de Serasker maiyetinden Sait bey görevlendirilmişti. Sarim Efendi ve Sait Bey  Türk basın tarihinin ilk gazete muhabirleridir. Tabii bunların  resmi basında çalışan kişiler olduğunu unutmamak kaydıyla.[45](Hiç kuşkusuz bu bilgi Vakayi-i Mısriye gazetesinin daha önce çıkması hasebiyle gerçekliğini yitirmiştir)

Takvim-i Vakayi neden çıkartıldı? Yabancı ülkelerde basının iki yüz yıllık bir tarihi vardı. Dışarıdaki olayları gazetelerden izleyenler bunları Padişah’a duyuruyorlardı. O yıllarda İzmir’de çıkan Fransızca gazeteler degeniş yankı uyandırmıştı. Bu olayların Padişah’ı etkilediği anlaşılıyor.[46]

Takvim-i Vakayi’nin yayımlanma nedenleri, “Mukaddeme- i Takvim-i Vakayi” başlığı altında ve özel bir sayıda şöyle özetlenmektedir:“Eskiden, vak’anüvis denilen, resmi tarih yazarları vardı.Bunlar dönemlerinin önemli olaylarını yazarlardı. Ancak yazılaryirmi, otuz yıl sonra bastırılabildiğinden, halk gerçekleri zamanındaöğrenemiyor, çoğu kez olaylar yanlış yorumlanıyordu.İşte bu sakıncaları önlemek, iç ve dış olayları halka zamanında duyurabilmek için Takvim-i Vakayi çıkmaktadır.[47]

Haftalık olarak yayımlanması kararlaştırılan Takvim-i Vakayi, muntazam haftalık niteliğini hiçbir zaman kazanamamış; düzensiz aralarla yayınını sürdürmüştür. Çoğu kez yılda 15-20 sayı çıkmış; en düzenli ve sürekli çıkarıldığı zaman bile yıllık sayısı ancak 31’e ulaşabilmiştir. Bu haliyle de gazete, taze haber verme özelliğini yitirmiştir. O dönemde Meclis-i Vala Başkanı olan Rifat Paşa, gazetenin belirli sürelerle çıkarılamayışını, “Tarihi pek yeni, gazete ise pek eski” diyerek değerlendirmiştir. Bu nedenle Takvim-i Vakayi’ye o dönemde “Tarihi yeni, kendisi eski gazete” unvanı verilmiştir.[48]

Düzenli olarak yayınlanamama başarısızlığının en önemli nedenlerinden biri de gazete yazı kadrosunda profesyonel bir gazetecinin bulunmayışıdır.[49]

Gazetenin elimizde mevcut 1850 tarihli bir nüshasında ise, Amerika’da Robert Hoe’nun baskı tekniğinde buhar enerjisinden faydalanmayı bulduğunu bildiren bir haber yer almaktadır. Bilindiği üzere Robert Hoe’un icadı 1846 yılının malı olduğu halde, basım sanatı ile ilgili bu önemli haber ancak aradan dört yıl geçtikten sonra 1850’de halka duyurulabilmiştir. Bu örnek de bize gazetenin haber alma olanaklarının çok sınırlı olduğunu, en yeni haberleri tazeliğini kaybettikten ve eskidikten sonra verilebildiğini göstermektedir.[50]

Esat Efendi bir gezinin notlarını II.Mahmud’a sunmuş ve hükümdardan şöyle bir cevap almıştır. ‘’ Umuma neşrolunacak şeylerde yazılacak elfaz (sözler) herkesin anlayabileceği surette olmak lazımdır. Bu da gazetenin dilinin halkın anlayabileceği yapıda olmadığını gösteriyor.[51]

İkinci Mahmud gibi Mehmet Ali Paşa’nın da dilde sadeleşme konusunda uyarılar yaptığı biliniyor. Basındaki mesajların daha geniş kitlelere yansıtılarak, anlaşılmasının istenmesi bunun nedeni olarak gösterilebilir. Böylece ilerde değineceğimiz , Ceride-i Havadis sütunlarında gazeteciliğe başladıktan sonra sadrazamlığa kadar yükselen Küçük Sait Paşa’nın deyimiyle Gazeteci Lisanı denilen bir yazı türü belirdi.[52]

Her ne kadar resmi gazete olsa da belirli oranda resmi kamuoyunun yaratılmasında etkili oldu. Her soruna bir fetva ile dini çerçevede çözüm bulmak yerine, dini dışarıda tutan açık tartışmalara girişilmesi, geleneksel güdümlü kamuoyu yerine dinamik kamuoyu oluşumu için ilk adımı oluşturur. Bu açıdan, Takvim-i Vekayi ile Vekayi-i Mısriye arasında, Mısır Valisinin ayaklanması ve ordularıyla Anadolu’nun ortasına kadar ilerlemesi sırasında(1832-33) sürdürülen, Türk ve İslam dünyasının ilk basın polemiği büyük önem taşıt. Toplumun önünde açık suçlamaların yanı sıra, özellikle Takvim-i Vekayi’de görülen öz eleştiriler yeni bir anlayışın yerleştiğinin kanıtıdır. Bu sebeple dinamik kamuoyu Türkiye’de daha önce belirlenmiş, Mısır’da ise çok daha geç başlamıştır.[53]

Bir süre sonra Arapça, Farsça, Rumca (Otumonikos Monitor),Ermenice (Lirokir), Bulgarca ve Fransızca (Le Moniteur Ottoman) olarak da yayımlanan Takvim-i Vakayi, dinamik yapısı, nitelikli kadroları, dünyaya açıklığı, geleneksel yapıya göre liberal düzene geçişi savunuculuğuyla Tanzimat Dönemi yönetici ve düşünür kadrolarının oluşmasında okul görevi yapmıştır.[54]

Takvim-i Vakayi 1860 tarihinden itibaren, tamamen devletle ilgili belge ve tüzüklerin yayımlandığı “Resmi Gazete” niteliğine bürünerek gerçek gazete özelliğini kaybetmiştir.[55]

İlk olması nedeniyle ayırt edici bir özelliğe sahip olan Takvim-i Vekayi iç haberler, dış haberler, askeri işler, bilim, din adamlarının tayinleri ve ticaret ve fiyatlar şeklinde altı bölümden oluşur. Zamanla haber içeriği zenginleşecek ve dünyada olup bitenler hakkında da bilgi verilecektir. Tanzimat’ın ilanı sırasında Hattı Hümayun ilave olarak gazetede yayınlanacak, Kırım Harbi ve Mısır meselesi sonuçlandığında konuya ilişkin özel ekler verilecektir. Osmanlı nüfus yapısındaki çeşitliliğin bir sonucu olarak gazete Fransızca, Rumca, Ermenice, Arapça ve Farsça olarak da yayınlanır.[56]

Islahatçı ve yenilik taraftarı olan II. Mahmud gazete ile yakından ilgilenerek, dilinin sade bir Türkçeden oluşması için özen gösterir. 1860’tan itibaren devletle ilgili belge ve tüzüklerin yayınlandığı bir nevi resmi gazete haline gelen ve doğal ihtiyaçlardan hareketle ortaya çıkmayan gazetenin yayın hayatı yapılan dizgi hataları sonucu oluşan yanlış anlamalarla kesintiye uğrar. Basına getirilen düzenlemeler Türk basınının başından itibaren en önemli sorunlarından birini oluşturur. Devletin resmi yayın organlarının dahi denetimden nasibini alması bu konudaki yaklaşımın sertliğini özetler. Önce 1879’da daha sonra1891’de yayınına ara verilen Takvim-i Vakayi1908’de tekrar yayınına başlar ve 1922’deson İstanbul Hükümeti ortadan kalkıncaya kadar varlığını sürdürür. Bu tarihten sonra adı Ceride-i Resmiye olacak, 1928’de adı Resmi Gazete’ye dönüştürülerek yayınlanmaya devam edecektir. Belki de en önemli özelliği yayınlandığı dönemin tarihi olaylarını kaydetmiş olmasıdır.[57]

1879’da Gazetenin kapanmasına neden olan dizgi yanlışı çok ilgi çekicidir. 12 yaşındaki Felemenk Kraliçesi’ne bir nişan verildiğine ilişkin haberde, bir dizgi hatası olarak (ita) kelimesi yerine(hata) kelimesi yazılmıştır. Bu yazıyı okuyan ve Padişah’a yaranmak isteyen Fuat Bey adında bir vali, durumu 2. Abdülhamid’e jurnal etmiştir. Bu jurnalde

“On iki yaşında bir çocuğa nişan ita edilmekle hata edilmiş” olduğunun, Takvim-i Vakayi’de yayımlandığı bildirilmiştir.[58] Ceride-i Resmiye yapılan gazetenin adı, 2 Ocak 1928 tarihinde de “Resmi Gazete’ye dönüştürülmüştür. Bu ad altında halen Ankara’da yayımlanmaktadır [59].

2.3: İlk Dergiler

İlk yayımlanan dergiler de resmi nitelikte olmuşlardır. İlk dergi Vakayi-i Tıbbiye, 1849’da Hekimbaşı tarafından çıkarılmıştır. Ceride-i Askeriye (1860) ve Takvim-i Ticaret (1865) kendi alanlarında ilk yayın olmuşlardır. “Pozitif Bilimler”i aramayı hedefleyen Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye’nin yayımladığı (1862) Mecmua-i Fünun’un başında, daha sonra vezirlik ve sadrazamlık yapan Münif ve Ethem Paşalar bulunmuşlardır. Bu dergi, her şeyden önce eğitimi savunmasıyla ünlenmiştir.[60]

2.4: Ceride-i havadis

“Ceride-i Havadis”, devlet tarafından desteklenmiş; özel çaba ve sermaye tarafından çıkarılan yarı resmi ilk Türkçe gazete sayılmaktadır. 1 Ağustos 1840 tarihinde, William Churchill adlı bir İngiliz gazeteci tarafından yayımlanmıştır.

Takvim-i Vekayi’nin yayın hayatına başlamasından tam dokuz sene sonra, yarı resmi nitelikli bir gazete neşrolunmağa başladı. Bu, Tanzimat’ın ilanından sonra yayına başlayan ilk, Osmanlı ülkesinin Takvim-i Vekayi’den sonra ikinci Türkçe gazetesi Ceride-i Havadis’tir.

William N. Churchill adlı bir İngiliz tarafından yayınlanmaya başlayan bu gazetenin çıkarılış nedeniyle ilgili olarak basın tarihimizde enteresan bilgiler mevcuttur. Sultan II. Mahmud ve Abdülmecit döneminde yabancı uyruklu bazı kimseler, özellikle İngiliz aileleri, Kadıköy ve civarında yerleşmeye başlamışlardı. Gayrimüslim yabancıların Kadıköy ve civarında yerleşmesinden hoşnut olmayan Anadolu yakası halkı, Üsküdar Muhafızı Firari Ahmet Paşa’ya başvurarak, ecnebilerin Kadıköy’de yerleşmesinin yasaklanmasını ve bunların öteden beri olduğu gibi Beyoğlu’na yerleştirilmelerinin sağlanmasını istemişlerdir. Firari Ahmet Pasa da halkın bu arzusuna uyarak 1836 senesinde yabancıları Beyoğlu’na naklettirmiştir.[61]

Fakat bu gayrimüslim ecnebiler arasında bulunan av yapmaya meraklı ve “Morning Herald” adındaki İngiliz gazetesinin de muhabirliğini yapmakta olan William Churchill namında bir tüccar, avlanma bahanesiyle 3 ay izin almıştır. Churchill bir gün Kadıköy’de avlanırken, cayırda kuzusunu otlatmakta olan, bir çocuğun yaralanmasına sebebiyet vermiştir(Miyop olması hasebiyle bu olay meydana gelmiştir). Bu üzücü olayı gören halk Churchill’i yakalayarak muhafız paşanın huzuruna çıkarmışlar, Firari Ahmet Pasa Üsküdar Kadısı tarafından verilen bir ilamla birlikte Churchill’i Babıali’ye göndermiş ve tutuklanıp hapsedilmiştir. Aslında olay basit bir vaka olmasına rağmen İngiliz elçiliği tarafından büyütülerek uluslararası bir sorun haline getirilmiş, İngiliz büyükelçisi Ponsonby kapitülasyon haklarına dayanarak bir İngiliz’in suçlu olsa bile tutuklanamayacağını ileri sürerek Osmanlı Devleti’ne bir nota vermiştir.[62]

O günlerde, mevcut kapitülasyonlar nedeniyle ülkedeki yabancılara geniş haklar ve dokunulmazlıklar tanındığından, İngiliz Elçisi’nin müdahalesiyle Churchill hapisten kurtarılmıştır. Bu olay nedeniyle Dışişleri Bakanı Akif Paşa azledilmiştir.[63]

Churchill’e de “pırlantalı bir nişan, 10 bin kantarlık zeytinyağı ihracı için bir ferman, (yaklaşık 350 bin kuruş değerinde),bir de Türkçe gazete çıkarma izni.” verilmiştir.[64]

Sözü edilen olay, 1836 yılı Mayıs ayında olmuştur. William Churchill, bir kahraman gibi nişanı göğsüne takmış; zeytinyağı ihracıyla ilgili fermanı da 350 bin kuruşa “Rali” adlı bir

Rus tüccara satmış; ancak gazete çıkarma iznini kullanmakta acele etmemiştir. Çünkü Dışişleri Bakanlığı’ndan azledilen Akif Paşa, bu kez İçişleri Bakanlığı’na getirilmiştir. Bu nedenle Churchill, gazete çıkarma imtiyazını kullanmaya cesaret edememiştir.[65]

Nihayet Akif Paşa bu ikinci görevinden ayrıldıktan sonra Churchill, Mayıs 1840’da gazete çıkarmak istediğini bildirir. Müracaatını yapar ve bu dilekçesinde “kişi bilmediği şeyin düşmanıdır” mealindeki sözlerinden sonra, Tanzimat sonrası yapılan ve yapılmak istenen hayırlı işlerin kamuoyuna yansıtılmasının lüzumunu anlatmıştır. Takvim-i Vakayi’nin yetersiz kalışı, diğer taraftan Tanzimat idarecilerinin, ülkedeki değişiklikleri, kendilerini ve gelişmeleri özellikle yurtiçine ve yurtdışına aktarılabilecek yayın organına ihtiyaçları. Böyle bir ortamda Churchill’in teklifinin çok olumlu karşılanmasına neden oldu. Churchill dilekçesinde bahsettiği gibi iki gazete çıkarmak istiyordu. İstanbul’da çıkarılacak birinci gazete her on günde bir yayınlanacak ve herkesin anlayabileceği sade bir dil kullanılacaktı. İzmir’de neşrolunacak gazete ise İngilizce olacak, Devlet-i Aliye’nin menfaatine muhalif dış yayınlara karsı ve İngiltere hükümetinin ve İngiliz kamuoyunun Osmanlı Devleti’ne yakınlaşmasını ve dostluğunu temine çalışacaktı. Böylece hem dâhili kamuoyuna hem de dışarıya yönelik iki yayın organına sahip olunacaktı.[66]

Churchill’in dilekçesi Meclis-i Meşveret’te görüşüldükten sonra 22Mayıs 1840 da Sultan Abdülmecid’e sunulup gereken müsaade verildi. Yeni neşrolunacak gazete, devletin resmi yayın organı Takvim-i Vekayi’nin yanında gayri resmi bir gazete olarak nitelendirilmişti.

Gazetenin nüshası basımdan önce Vekayihane-i Amire Nazırı’na tetkik için sunulacaktı. Gazetenin bütün masrafı Churchill’e ait olmakla birlikte kendisine şimdilik üc sene sureyle ayda beş bin kuruş hazine yardımı yapılacaktı. Churchill’in İzmir’de İngilizce bir gazete çıkarıp çıkarmadığı belli değildir. Meclis-i Meşveret’te görüşülürken beş bin

kuruş yardımın öyle büyütülecek bir miktar olmadığı hali hazırda İzmir’de Fransızca neşrolunan iki gazeteye de birine beş bin, diğerine iki bin beş yüz olmak üzere devlet tarafından aylık yardım yapıldığı, dahilde gazete çıkarmaya ehil yerli tebaadan kimse bulunmadığından Churchill gibi birine ihtiyaç olduğu belirtilmiştir.[67]

Gazete 40×27 cm. boyutunda ve Takvim-i Vakayi biçiminde çıkarılmıştır. Gazetenin harfleri Takvimhane’de döktürülmüş, birkaç mürettip ile musahhih alınmış, Takvimhane’nin Arapça baş mütercimi olan ve nazır vekilliği yapan Şehzade Ahmet Nazif Efendi de bu gazetede görevlendirilmiştir.[68]

Churchill, Cerîde-i Havâdis’in çıkışı sırasında kendisine vaat edilen üç yıl müddetle ayda 5000 kuruş yardımı muntazam olarak almıştır11. Bu süre sona erdiğinde tabiatıyla yardım da kesilmiş, ne var ki, geçen zaman içinde gazete büyük bir rağbete mazhar olmamış, ilk sayıları ücretsiz olarak dağıtılmasına rağmen, sadece 150 civarında okuyucuya ulaşabilmiştir. Bunun üzerine Churchill, kendi gücüyle gazeteyi çıkarmaya devam edemeyeceğini Hariciye Nezareti’ne bildirmiş ve gerçekten yayını durdurmuştur. Bir yandan da yardımın devam etmesi için devlet kademelerinde yoğun çaba harcamış, sonuçta, zaten okuyucuları devlet memuru olan gazete, yine devlet tarafından tekrar verilmeye başlanan ve yıllarca devam eden aylık 2500 kuruş yardımla 1844 yılı içinde tekrar yayınına başlamıştır.[69]

Bu ikinci yardımdan sonra tekrar yayımlanan gazetenin durumu bu kez iyi gitmeye başlamıştır. O tarihten sonra Ceride-i Havadis, yirmi yıl süreyle Devlet’in yarı resmi organı haline gelmiştir.[70]

Ceride-i Havadis’de haberler iç ve dış olmak üzere 2 bölümde verilmiştir. Zamanla gazete ticari bir anlayışla yönetilmeye başlanmış; iç ve dış ilanlara her sayıda, miktarı biraz daha artırılarak geniş yer ayrılmıştır. 1852 yılından itibaren ilanlar, gazete sayfalarının üçte birini kaplamıştır. İlk ölüm ilanları da bu gazetede yayımlanmıştır.[71]

Ceride-i Havadis’in, çeşitli dış ülkelerde muhabirleri bulunduğu için, gazetede dış haberlere büyük önem verilmiş; Batı parlamenter sistemine ait haberlere ve edebi çevirilere geniş yer ayrılmıştır. Bu yönüyle gazete aydın zümreye, daha doğrusu küçük bir azınlığa hitap etmiştir. Özellikle İskenderiye’den haber gönderen bir gazeteci, basın tarihimizin ilk “gayrı resmi” dış muhabiri sayılmıştır.[72]

1854 Kırım Savaşı, gazetenin gelişmesini sağlamıştır. Bazı İngiliz gazetelerinin savaş muhabiri olarak Kırım’da görevlendirilen Churchill, gönderdiği haberlerle gazeteye ilgiyi artırmıştır. Bu dönemde ayrıca, önemli haberlere yer vermek amacıyla bir yapraklık ekler çıkarılarak, “Ruzname-i Ceride-i Havadis” adıyla satılmıştır. Bu uygulamanın ilgi görmesi üzerine, “Ruzname”ye 2 sayfa daha eklenerek özel sayılar yayımlanmıştır.[73]

Gazetenin en yetenekli yazarı Sadrazam Sait Paşa olup,   kadrosu tamamen Türkler’den kurulmuştur. Şair Ali, Hafız Müşfik, Ahmet Zarifi, Mehmet Efendi, Emin Bey, Nüzhet Efendi, Siret Bey, Şair İsmet, Ebuzziya Tevfik, Salih Efendi, Ahmet Rasim ve Süreyya Bey’in yazı kadrosunda bulunduğu bilinmekteyse de bu kişilerden hiçbiri kendi imzasıyla yazmamıştır.[74]

Ceride-i Havadis’in yönetim ile olan münasebetleri yalnızca maddi yardımların verilmesi ve daha sonra kesilmesinden ibaret değildi. Gazetenin çıkmasına izin veren iradede, gazetenin müsvedde nüshasının Takvim-i Vekayi Nazırı’na sunulması mecburiyeti vardı. Bu bir tür sansür sayılabileceği gibi, muhtemelen devletin siyasetine uymayan yayınların önlenmesi için alınmış bir tedbirdi.[75]

Gazetenin bu bağımlılığı ilerde bahsedilecek olan Tercüman-ı ahval tarafından da eleştirilmiş ve gazetecilik mantığıyla bağdaşmadığı vurgulanmıştır..

Basın tarihçileri, yapılan para yardımını dikkate alarak, Cerîde-i Havâdis’i baştan itibaren yarı resmî bir gazete olarak değerlendirmişlerdir. Bunun bir sebebi de, 1860 yılında Cerîde-i Havâdis’e rakip olan Tercüman-ı Ahval’in bir polemik sırasında yapmış olduğu tasniftir. Burada, mevcut gazetelerin nitelikleri ve sahipleri bir tablo halinde verilmiştir. Tabloya göre, Takvîm-i Vekâyi resmî bir gazetedir, dolayısıyla sahibi devlettir. Tabloda Cerîde-i Havâdisiçin “nîm-resmî”, yani yarı resmî sıfatı kullanılmış, sahibinin bir “İngiliz” olduğu vurgulanmıştır[76]. Bu olay iki gazete arasında rekabet atışmaların bir sonucudur ve uzun süre bu rekabet devam etmiştir.

Alfred Churchill babasının ölümünün ardından Ceride-i Havadisi kapatmış(1864), yerine Ruzname-i Ceride-i Havadis’i günlük hale getirip yayınlamıştır. Bu olayın nedeni demin bahsedilen rekabetten kaynaklıdır. Bu gazete ekonomi ağırlıklıdır ve aynı Ceride-i havadis gibi 2500 lira ödenek almaktadır.[77]

Kimi basın tarihlerinde gazetenin çok geçmeden kapandığı yolunda bilgiler varsa da, kütüphanelerin deki koleksiyonlar gözden geçirilince ‘imtiyazı’ el değiştirerek ve bitkisel yaşam sürdürerek 1919’a kadar çıktığı anlaşılmaktadır

3: Özel Girişimin Türkçe Yayınları

1860 yılında Tercüman-ı Ahval gazetesi çıkana kadar devlet yardımından ve denetimden bağımsız bir Türkçe gazete yayınlanmamıştır.

İlk Türkçe gazetenin yayın hayatına girmesinden sonra geçen 30 yıl boyunca, ya devletin resmi gazetesi veya yarı resmi gazeteler yayımlanmış, bu gazetelerde sürekli olarak devleti öven türde yazılara yer verilmiştir. Dolayısıyla Türk basın tarihinin ilk 30yılında gazetecilik yapılmış olarak görülse de, gerçekte, yayınlanan gazeteler,gazeteciliğin temel işlevi olan devleti, yöneticileri halk adına denetleyip, eleştirme görevini yerine getirmemiştir. Ta ki, Türk basın tarihinin iki büyük ismi Şinasi ve Agah Efendi’nin gazetesi Tercüman-ı Ahval’e kadar.[78]

Takvim-i Vekayi ve Ceride-i Havadis döneminde, monarşinin dışında bir yönetim şeklinin benimsenmesi gerekliliği düşüncesi, hükümeti ve icraatlarını eleştirme ve denetleme düşüncesi, henüz kimsenin aklında yer etmemiştir. Etmiş olsa dahi padişahın kendi emriyle kurulan bir gazetede ve hükümet tarafından ödenek bağlanan ve bu ödenek sayesinde ayakta kalan bir diğer gazetede bu türden düşüncelerin dile getirilmesi pek iyi sonuç vermeyeceğinden, bu düşünceler yalnızca zihinlerde kalmış, yazıya dökülmemiş olsa gerektir. Ancak bu durum, devletten herhangi bir malî destek almadan, tamamen şahsi sermayeyle kendi gazetelerini kuran ve kurdukları gazetenin daha kuruluşunda kamu görevi yapmayı, gerçek anlamda gazetecilik yapmayı kafalarına koyan, ileri görüşlü aydın, Agâh Efendi ve Şinasi ile birlikte değişmiştir.[79]

3.1: Tercüman-ı Ahval

İlk resmi Türkçe gazete Takvim-i Vakayi’den 30 yıl, William Churchill’in yarı resmi gazetesi Ceride-i Havadis’ten 20 yıl sonra, 21 Ekim 1860’ta yayın hayatına başlayan Tercüman-ı Ahval, özel girişim tarafından ve hazineden yardım almadan çıkarılan ilk Türk gazetesidir. Bu yönüyle Türk basın tarihinde bir dönemin başlangıcı sayılmaktadır.[80]

Bizde gazeteciliği Tercüman-ı Ahval’ın çıkışıyla başlatanlara çok rastlanmıştır. 1960’da gazeteciliğin 100’üncü yıldönümü diye törenler düzenlenmiş ve pullar çıkartılmıştır. Yani, bazı kimseler Takvim-i Vakayi ve Ceride-i Havadis’i gazeteden saymayıp basın tarihini Tercüman-ı Ahval ile başlatmaya kalkmıştır. Neden ? Çünkü Takvim-i Vakayi devletin yönetiminde çıkan bir gazetedir. Basın devletin yönetiminde olursa gazetecilik olmaz denmiştir[81]

Ancak Hıfzı Topuz bu görüşe karşı çıkar Takvim-i Vakayi’de birçok gazetecinin çalıştığını ve burada gelenekler yaratıldığı söylüyor. Ayrıca burada çalışanların sadece devlet memurluğu yapmadığını aynı zamanda kendilerini meslek ilkelere bağlı gerçek gazeteciler saydıklarını belirtir. Bu minvalde basın tarihini Tercüman-ı Ahval ile başlatmanın yanlışlığını dile getirir.

40×55 cm. boyutunda haftalık bir gazete olan Tercüman-ı Ahval, pazar günleri yayımlanmıştır. 21 Ekim 1860’ta yayın hayatına başlayan gazetenin sahibi, kurucusu ve yazarı 30 yaşındaki Çapanzade Agâh Efendi’dir. Yabancı dil bilen, içinde bulunduğu ortama göre yüksek kültür sahibi sayılan Agah Efendi, gazetenin yayımlanması için gereken sermayeyi şahsen sağlamıştır.[82]

Tercüman-ı Ahval, sütunlarında siyasî makalelere yer vererek fikir gazeteciliğini başlatan ilk Türk gazetesidir. Şinasi, Tercüman-ı Ahval’de daha başlangıç yazısında “…halkın, vatanın yararı için söylemesi de yazması da hakkıdır”  diyerek, halktan kimselerin ülkenin menfaati gereği siyasî, iktisadî, ictimaî veya kültürel sahada, toplumun genelini ilgilendiren konularda mevcut sorunları dile getirmesi ve bunlara çözüm önerileri üretmesi, yorum getirmesi ve bu yorumlarını da sözlü veya yazılı olarak kitlelere ulaştırmasının en doğal insanlık hakkı olduğunu ifade etmiştir. Halkın içinden gelen Agah Efendi ve Şinasi Tercüman-ı Ahval’de, halkın, diğer deyişle kamunun bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesine yönelik yayın yapmayı amaçlamıştır.[83]

Verilen izinde ‘’Ceride-i Havadis’’ gibi – yani Babıali’ye bağımlı- bir şey çıkacağından, sahibi de bendegan olduğuna göre sakıncası yoktur denmiştir. Oysa daha başlangıç yazısında, bir övgü gazetesi değil düşünce ve tartışma gazetesi tasarlandığını, Şinasi sunuş yazısında açıkça belirtmiştir.[84]

İçeriği ve genel düzeni bakımından, kendinden öncekilere göre çok gelişmiş durumda olan bu gazetede, haberler ve öteki yazılar özenle birbirinden ayrı yerlere konulmuş; gazetenin iç sayfalarında, resmi ve özel ilanlara yer verilmiştir. Haberlere, niteliklerine göre başlıklar ve ikinci başlıklar atılmış; başlıklarda değişik puntolar kullanılmasına çaba gösterilmiştir.

Yazı zenginliği ve mizanpaj yönünden gazete, ayrı bir değere sahiptir. İç ve dış haberlerin yanında resmi haberlere, tüzüklere, anlaşmalara özenle yer verilmiş; piyasa ve borsa haberleri, sanayi, bankacılık, ulaşım ve haberleşme konuları, fiyat listeleri, bazı inceleme yazıları, halkın ilgisini çekecek nitelikte özel bölümlere yerleştirilmiştir.[85]

3.1.1: Türk basınında ilk rekabet ve tartışma

Tercüman-ı Ahval’ın o güne kadar çıkan Türkçe ve diğer gazetelerden kat kat fazla ilgi görmesi, kuşkusuz hem dil hem içerik açısından geniş kitlelerin özlemine yanıt vermesinden geliyordu. Resmi görüşün dışındaki konulara el atabilmesi, toplumun dertlerini dile getirebilmesi, zamanla okuyucu mektuplarına yer vermesi, ansiklopedik bilgiler dağıtması bu ilgiyi arttıran sebeplerdi. Ön plana çıkıvermesi hemen tepkiyi çekti ve yirmi yıldır uyuşuk gazetecilik yapan Ceride-i Havadis, Ruzname-i Ceride-i Havadis’i yayınlayarak rekabete girişti, aynı zamanda da Tercüman’da başlayan Şinasi’nin ‘Şair Evlenmesi’ adlı manzum oyununu ‘Kocakarılar mahsus masal’ diye niteleyerek bir polemik başlattı. Bazı Fransızca, Rumca, Ermenice gazeteler de buna karıştılar. Tartışma sırasında sorunlarını en az savunabilen cemaatin ‘Millet-i Hakime = Türkler’ olduğu ,  ‘Milel-i Mahkume = Mahkum Milletler’ denilen azınlıkların çok daha özgür bir basına sahip olduklar açıklanmıştır: Hindistan’da İngiliz’in, Cezayir’de Fransız’ın sesi çok işitilir, bizde ise aksinedir. İstenilen Millet-i Hakime’nin devlet ve milletin halinden özgürce bahsedilebilmesi hakkıdır.[86]

Bu yazı tartışmalar üzerine Tercüman-ı Ahval bir liste yayımlamış; bulistede mevcut üç gazetenin adı, sıfatı ve sahibi belirtilmiştir. Bu liste okuyucuya, Ceride-i Havadis sahibinin bir İngiliz, Tercüman-ı Ahval’in sahibinin de “Ehl-i İslam” olduğunu anlatmak

için konulmuştur. Ayrıca bu listenin sonuna da şöyle bir ibare yazılmıştır:

“Takvim-i Vakayi’nin hasılat ve karı hükümete aittir. Ceride- i Havadis’in masraf ve karı sahibine ait olduktan başka, hükümet tarafından maaş dahi verilir. Gayri resmi olan jurnallerin

masarif ve menafi’i sahiplerine aittir.” Basın tarihinin ilk polemiği sayılan bu tür tartışmalar, çeşitli konuları kapsayarak bir süre devam etmiştir.[87]

3.1.2: İlk gazete kapatılması

Tercüman-ı Ahval’de, eğitim sisteminin aksaklıklarını belirten yazılarla, ilk siyasi eleştiri örneği de verilmiştir. Yazarı Ziya Bey (Paşa) olduğu ileri sürülen ve eğitimdeki aksaklıkları konu alan bir yazı üzerine, hükümet duruma müdahale etmiş ve Tercüman-ı Ahval 1861 Mayıs’ında, iki hafta süreyle kapatılmıştır. Bu kapanış 43. sayı ile 44. sayı arasına rastlamaktadır. Böylece basın tarihinde ilk gazete kapatma olayı meydana gelmiştir (Takvim-i Vakayi’nin kapatılışı, daha sonra İstibdat Dönemi’nde olmuştur) [88].

Bu kapatılışın çeşitli nedenleri olduğu akla yakın gelmektedir. Ya hükümet iki gazete arasındaki tartışmadan endişe duymuştur, çünkü taraflardan birisi İngiliz uyrukludur ve ülkede kapitülasyonlar vardır; ya da hükümet, eğitim politikasının eleştirilmesini hoş karşılamamıştır. O günlerde, ülkede henüz bir basın kanunu ya da basın tüzüğü mevcut olmadığından, Tercüman-ı Ahval’in bu biçimde cezalandırılması, “keyfî mahiyette bir idari tasarruf” olarak değerlendirilmiştir.(İlk Basın Tüzüğü 1864 tarihlidir) [89].

Bu kapama olayını Ruzname-i Ceride-i havadis sevinçli bir haber olarak yetki dışı davranış bahanesiyle okurlarına duyurmuş. İki hafta sonra açılan Tercüman ise Ruzname umduğu sevincinde çok vakit mütelezziz olmadı diye bir haber verdi. Bu bize kapatma olayından sonrada rekabetin devam ettiğini gösterir [90].

3.1.3: Şinasi’nin ayrılması sonrası dönem ve kapanış

Şinasi’nin aşağı yukarı altı ay sonra ayrılarak kendi gazetesinin kurmasının ardından Tercüman-ı Ahval’ı Agah Efendi yürüttü. Gazetesi yayımlanırken devlet görevini sürdürüyordu. Bir ara Posta nazırlığına (Genel Müdürlüğüne) getirilmiş ve bu görevi sırasında Türkiye’ye ilk posta pulu uygulamasına gidilmiştir. Tercüman-ı Ahval’ın eldeki son sayısı, 1866 Şubat’ında çıkan 792. Sayısıdır. Ebuzziya Tevfik, Tercüman-ı Ahval’ın bir zamanlar 2 kadar sattığını, sonraları satışın 60’a kadar düştüğünü yazmaktadır. Kapanmasının en büyük etkeni, kuşkusuz ki satışının bu ölçüde düşmesidir. Ayrıca, bu tarihlerde basın üzerindeki baskıların arttığı görülmektedir [91].

3.1.4: Tercüman-ı Ahval’de Şinasi’nin rolü

Gazetede, Agah Efendi’nin en büyük yardımcısı, özellikle edebi yazılar yönünden, Meclis-i Maarif azası olan 34 yaşındaki Şinasi’dir. Ancak Şinasi’nin, Tercüman-ı Ahval gazetesinde siyasi makaleler yazmadığını, yalnız edebi yönden yardımlarda bulunduğunu, tarihi belgelere dayanarak belirtmekte yarar vardır. Esasen Şinasi, Tercüman-ı Ahval’de ancak 6 ay çalışmış ve yazıları 25. sayıya kadar devam etmiştir. 25. sayıdan sonra da Şinasi bu gazeteden ayrılmıştır.[92]

Tercüman-ı Ahval’in  yazarları arasında Agah Efendi ve Şinasi’den başka, Ahmet Vefik Paşa, Sarı Tevfik Bey, Mehmet Şerif Bey, (Mir’at Sahibi) Refik Bey, Hasan Suphi Efendi bulunmaktadır. Daha sonraları da Namık Kemal’in de ara sıra makale yazarak katkıda bulunduğu anlaşılmaktadır [93].

3.1.5: İlk profesyonel gazeteci: Agah Efendi

Tercüman-ı Ahval gazetesinin sahibi ve yazarı Agah Efendi, ülkede profesyonel gazetecilik mesleğinin kurucusu olmuştur . Ülkede ilk muhalefetin doğmasında, “Yeni Osmanlılar” adıyla ilk muhalefet örgütünün kurulmasında, ilk milliyetçilik düşüncelerinin gelişmesinde, fikirleriyle ve eylemleriyle etkili olan Agâh Efendi, ilk gazete sahibi, ilk başyazar ve ilk yazı işleri müdürü olarak “Türk Gazeteciliği’nin Piri” unvanını kazanmıştır.[94]

Tercüman-ı Ahval’i kendi parasıyla çıkaran ve bu gazetenin her şeyi sayılan Agâh Efendi, 1832 yılında İstanbul, Sarıyer’de doğmuştur. Bir süre Beyoğlu’nda bulunan Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’de okumuş; Fransızca öğrenmiş; ancak öğrenimini yarıda bırakarak Babıali Tercüme Kalemi’ne girmiştir.[95]

Agah Efendi, Paris’te 3. Napolyon ve Kraliçe Eugeni’ye tanıtılmış; törenlere katılmış; gazeteleri izlemiştir. Fransa’dakilere benzer bir gazete çıkarmayı o zaman düşünmüş olduğu sanılmaktadır. Avrupa’yı gördükten sonra, Osmanlı İmparatorluğu’nun geri kalış nedenleri üzerinde bir hayli düşünmüş; Abdülmecit’in ölümünden sonra yerine geçen Abdülaziz’in ülkeyi yönetme tarzını “keyfi” olarak nitelendirdiğinden, bir Anayasa gereği üzerinde önemle durmuştur.[96]

Kendisi gibi aydın fikirli gençlerle (Namık Kemal, Ali Suavi, Şinasi, Ziya Bey [Paşa], Ebüzziya Tevfik), meşrutiyet yönetiminin kurulması için çaba gösteren Agâh Efendi, 1865 yılında“ Yeni Osmanlılar” adlı örgütün kuruluşuna öncülük edenlerdendir. Bu örgüte, dış ülkelerde “Jön Türkler” adı verilmiş ve örgüt daha sonraları sultanlık yönetimine karşı başlatılan bütün girişimlere isim olmuştur.[97]

1860’da Tercüman-ı Ahval’ı çıkaran Agâh Efendi’yi bu tarihten itibaren bir gazeteci olarak görüyoruz. Agâh Efendi, Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Rasim, Ahmet İhsan Tokgöz ya da Hüseyin Cahit Yalçın gibi bütün yaşamını gazeteye vermiş bir yazar değildir. Bütün ömründe basına, ayırdığı süre en çok 11 yıldır. Ancak çıkardığı gazete, Türkiye’de ilk fikir gazetesidir. Oysaki kendisi daha önce hiç gazetecilik yapmamıştır. 28 yaşındayken çıkardığı Tercüman-ı Ahval’deki gazeteciliği ise (1860-1867) yedi yıl sürmüştür. Bu süre içinde, Agâh Efendi devlet memuriyetinden de ayrılmayarak memuriyetle gazeteciliği bir arada yürütmüştür.[98]

Basın o zamanlarda gazetecilere geçim sağlayacak ölçüde gelir getiren bir meslek değildir. İlan geliri çok yetersizdir. Uzun süre gazetelerin bir çoğunu Saray beslemiştir. Gazetecilerin genelde devlet memurluğu da vardır. Gazetecinin bir göreve atanıp devletten maaş alması bir gelenek olmuş, bu, Cumhuriyet yıllarına kadar sürmüştür.[99]

1867’de, gazetesi kapandığı zaman Agah Efendi, “Vapur-u Hümayunlar” idaresinde memur olarak görev yapmaktadır. Sadrazam Ali Paşa, Yeni Osmanlılar’ın gizli çalışmalarını öğrenince, ilk tutuklamalar başladığından, Namık Kemal ve Ziya Bey, 17 Mayıs 1867’de Paris’e kaçmışlardır. Aynı cemiyetin üyesi olduğu için memuriyetten azledilen Agâh Efendi de 31 Mayıs 1867’de, yurt dışına kaçan ikinci kafileye katılarak Paris’e gitmiştir. Böylece Agah Efendi’nin Avrupa’daki dört yıllık yeni yaşam dönemi başlamıştır. 1867-71 yılları arasında Fransa, İngiltere ve Belçika’da yaşayan Agâh Efendi, Paris’te, yurt dışına kaçan arkadaşlarıyla Muhbir (Haberci) ve Hürriyet gazetelerini yayımlamıştır.[100]

Agah Efendi, 1870 Fransız-Alman Savaşı sırasında Paris kuşatıldığında, çok sıkıntılı günler geçirmiş; daha sonra posta pulu tutkusu nedeniyle Brüksel’e yerleşmiştir. Bir süre sonra Londra’ya geçerek, orada Yeni Osmanlılar’ca yayımlanan “Hürriyet” gazetesinde yazılar yazan AgahEfendi, ancak Kasım 1871’de İstanbul’a dönebilmiştir. Bu dönüşünde artık gazetecilik hevesi kalmamıştır. Agâh Efendi yaşamı boyunca yalnızlıktan ve sessizlikten hoşlanan, az konuşan, hiç kimseye baş eğmeyen aydın bir kişiliğe sahiptir. Sessiz ve mütevazı görünüşü altında, bütün ömrünce sönmeyen bir özgürlük ateşi ve ulus sevgisi taşımıştır. Onu gazeteci yapan ve çok hareketli bir yaşama sürükleyen, bu ateş ile bu sevgi olmuştur.[101]

Altı yıl sürgün hayatı yaşadığı Ankara’da, bugünkü Atatürk Orman Çiftliği karşısında bir arazi kiralayarak çiftçilik yaptığı, bir süre sonra da Cebeci yakınlarında bir evde oturduğu, Ahmet İhsan Tokgöz’ün, 1938 yılında Servet-i Fünun dergisinde yayımlanan anılarından anlaşılmaktadır.21 Ocak 1884’te, İkinci Abdülhamid tarafından affedilerek önce 5 Mayıs 1884’te Rodos Mutasarrıflığı’na atanmış; oradan Midilli’ye nakledilmiş ve 15 Ekim 1884’de, Atina Elçiliği’ne getirilmiştir. Agâh Efendi Aralık 1885’te Atina’da 53 yaşında vefat etmiştir.[102]

3.2: Tasvir-i Efkar 

Yayınladığı değerli araştırmalar arasında Tercüman, Tanzimat’ın eleştirisini de başlatmış. Ticareti tamamen liberalleştiren anlaşmaların yerli sanayinin yıkılmasının başlıca nedeni olduğunu ileri sürmüştür. Yine de Tercüman-ı Ahval kötümser değildir. ‘ Mademki askerlikte Avrupa’ya yetiştik, kısa sürede sanayi ve ziraatta de yetişebiliriz’ düşüncesi sütunlarında çıkmıştır.[103]

Tercüman-ı Ahval’ın açtığı bu yolda daha ileri bir adım atan Tasvir-i Efkar (27.6.1862) kamuoyunun önemini her şeyin üstünde öne çıkartan ilk gazetedir. Tıpkı Tercüman-ı Ahval gibi Osmanlı yapısı içinde Türk unsurunun haklarını savunmuş ve siyasal polemiklerle basına yepyeni ufuklar açmış, Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin sözcüsü konumuna gelmiştir. Kurucusu Yeni Osmanlıların ideologu sayılabilecek ve Türkiye’de fikir gazeteciliğinin öncüsü Şinasi ve kadrosundan yetişen Namık Kemal(1840-1888) ile Türk basın tarihinde aşılmaz bir yer edinmiştir.[104]

Tasvir-i Efkar’ın, Şinasi’nin kalemiyle hürriyet düşüncesini yayması açısından, Türk Basın Tarihi’nde önemli bir yeri vardır. Dönemin en güçlü, en özlü ve en kültürlü yazıları Şinasi’nin kaleminden çıkmıştır.[105]

Fikir gazeteciliğini daha da ileri götüren Şinasi, milliyet ve meşrutiyet kelimelerini cesaretle kullanır. Gazetenin amacının halka kendi yararını düşünmeyi öğretmek olduğunu ve gazetede bilimin ve eğitimin gelişmesi sorunlarını ele alacağını belirtir. Abdülaziz döneminde çıkarılan gazete, devlet işlerinde kamuoyunun önemi, düşünce özgürlüğü gibi konuları ele alarak, halkı uyarıcı başyazılar yayınlar. Zamanla başta Namık Kemal olmak üzere pek çok Osmanlı aydınının yazı kadrosuna dâhil olduğu Tasvir-i Efkâr, yeni edebi ve siyasal fikirlerin toplandığı bir merkez haline gelir. Maarifçiliği temel amaçlarından biri haline getiren, Türk dilinin sadeleştirilmesi için çaba sarf eden, tarihle ilgili incelemeler aracılığıyla Osmanlı Devleti’nin geri kalış nedenlerine değinen gazete, ulus, vatan, özgürlük, yurtseverlik, devrim gibi kavramları gazetecilikte ve edebiyatta ilk kez kullanarak, Türklere millet sözcüğüyle hitap eder. Öyle ki, siyasi eleştirilerin dozunun artması üzerine Şinasi “devlet işlerine fazlasıyla karıştığı” gerekçesiyle görevden alınır. Sürgüne giden Şinasi’nin yerine Namık Kemal gazetenin yönetimini devralır.[106]

Ancak kısa bir süre sonra aynı kaderi N. Kemal de paylaşacaktır. Hıfzı Topuz Namık Kemal’in bu gidişinin en önemli nedeninin 1867 yılında yazdığı ‘’Şark Meselesi’’ adlı bir yazı dizisi üzerine gazeteciliğinin yasak edilmesi olduğunu söyler( Topuz,2011: 22)

Şinasi, 27 Haziran 1862’de yayımlandığı gazeteyi iki buçuk yıl kadar yönetti.1865 ilkbaharında, siyasal nedenlerden tutuklanacağı inancıyla gazetenin yönetimini Namık Kemal’e bırakarak Paris’e gitti. Bir süredir gazetenin kadrosunda bulunan genç Namık Kemal’in 260. Sayıda başlayan yöneticilik ve başyazarlığı 469. Sayıya kadar sürdü. Şark meselesini konu alan yazılarına yönetimden gelen tepki üzerine, o da gazeteyi Recaizade Mahmud Ekrem’e bırakarak Avrupa’ya gitti. Gazete 1868-69’da 830. Sayısında kapandı.[107]

Tasvir-i Efkar’ın Türkçe basına getirdiği iki önemli yeniliklerden biri, okuyucu mektuplarıyla ilgilidir. Takvim-i Vakayi ve Ceride-i Havadis’in, yalnızca Padişah’a ve vezirlere övgü taşıyan okuyucu mektuplarına yer vermelerine karşılık, Şinasi, gerçek okuyucusunun fikirlerini yansıtan yazılara sütunlarını açmıştır. Öteki yenilik ise Arap harfleriyle dizgiyi kolaylaştırmak için, dizgi kasasındaki harf sayısının 112’ye indirilmesi olmuştur.[108]

Yazılarında “milliyet” ve “meşrutiyet” kelimelerini cesaretle kullanan ve ilk kez “Reisicumhur”dan söz eden yazar Şinasi’dir.Nitekim ilk sayıdaki giriş bölümünde, gazetenin amacının, haber ulaştırmak, halka kendi yararlarını düşünmeyi, kendi sorunları üzerinde durmayı öğretmek olduğu, özellikle belirtilmiştir.[109]

Şinasi her şeyden önce dinamik bir kamuoyundan yanadır, hükümdar ve hükümetin yanı sıra söz sahibi olacak bir halktan yanadır. Gazetesinde padişahın tahta çıkış ve doğum günlerine övgüler koymayı reddetmiştir. Parlamenter sistemi savunur ve bu konuda Avrupa basınından çeviriler yayımlıyordu. Mali reform, sarraf çevrelerini oyunları, fakirlerin durumu, İstanbul’un kent olarak dertleri, eğitim konusundaki eleştirilerin yanı sıra dış politikadaki

Karadağ sorunu, Rusya’nın Kafkaslar ve Lehistan politikasına dikkat çekmiştir. İçtimaı konulara da eğilen Şinasi, İstanbul’un kent olarak sorunları, yoksulların durumu gibi pek çok konuyu kamuoyunun gündemine taşımıştır. Bu türden yayınlarının sonucunda gazeteye ilgi son derece artmıştır ki, gazetenin tirajının bir dönem 24 bine kadar yükseldiği dahi iddia edilmektedir. İşin ilginç yanı, yazdıkları içinde izin verilmediği için yayımlanmayanlar, sayıca çok daha fazlaydı.[110]

3.2.1: Tasvir-i Efkar’ın özellikleri

Bu gazete tüm içeriğiyle Şinasi’nin eseridir. Gazetenin başlığı altında “Havadis ve Maarife dair Osmanlı Gazetesi” ibaresi yazılıdır. Bunun alt bölümünde ise haftada iki kez yayımlandığı, millî eğitime ve hayırlı işlere ait ilanların parasız basıldığı, 6 aylığının (80), 3 aylığının (40), sayısının (1) kuruş olduğu kayıtlıdır.Gazete çift sütun üzerine dizilmiş; iç ve dış haberler için“Havadis-i Dahiliye”, “Havadis-i Hariciye” diye özel sütunlar ayrılmış ve en ünlü yazı ustalarına süslü başlıklar yaptırılmıştır.[111]

Bu gazetenin yayımlandığı günlerde, Osmanlı tahtında Padişah Abdülaziz oturmaktadır. Gazetenin varlığından huzursuzluk duyan bir hükümdarın ülkeyi yönetmesine rağmen, Şinasi gazetesinde, “halkoyu, devlet işlerinde kamuoyunun önemi, düşünce özgürlüğü” gibi konuları ustalıkla işlemiş; bu konularda halkı uyandırıcı ve uyarıcı başyazılar yazmıştır. Böylece Şinasi, gazetenin, “kamuoyu” fikrinin oluşmasına katkısı, konusuna yoğunlukla değinen ilk yazar olmuştur.[112]

3.2.2:  Tasvir-i Efkar’da edebi tartışmalar

İlk edebi tartışmalar bu gazetede başlamış; bu nedenle Tasvir-i Efkar aydınlar tarafından büyük ilgiyle izlenmiştir. Türk Edebiyatı’nın eleştiri bölümünde, bir ünlü “Mebhuse-tü-Anha” konusu vardır. Edebi bir tartışmanın öyküsü olan bu konu, aslında basit bir nedenden doğmuştur. Giampiétri adında bir Fransız tarafından yayımlanmakta olan Courrier d’Orient gazetesinde çıkan bir makaleye, Ruzname-i Ceride-i Havadis itirazda bulunmuş; Courrier d’Orientise bu itirazı reddeden cevabını Tasvir-i Efkar’a yazdırdığından, tartışma Tasvir-i Efkar ile Ruzname-i Ceride-i Havadis arasında sürmüştür.[113]

Ruzname-i Ceride-i Havadis’de, Ayan Reisi Sait Paşa,Tasvir-i Efkar’da ise Şinasi, “Mebhuse-tü-Anha” ve öteki tamlamaların yazılış ve kullanılış biçimlerini tartışmışlardır. Şinasi, Ruzname-i Ceride-i Havadis’de kullanılmış bazı tamlamaları hatalı bulmuş ve bunların doğrularını göstermeye çalışmıştır. Bu tartışmalar iki buçuk ay kadar sürmüş; Şinasi’nin olgun ve anlayışlı davranışıyla, kimse incinmeden sona ermiştir.

Bu tartışmanın en önemli yanı, o dönem basınına, edebiyatın egemen olduğunu göstermesi, ayrıca düzeyli eleştiri çığırını açmış olmasıdır.[114]

3.3:  Şinasi’nin yaşamı (1826-1871)

Şinasi, 5 Ağustos 1826’da, İstanbul’da mütevazı bir topçu subayının oğlu olarak doğmuştur. İlköğrenimini mahalle mektebinde yaptıktan sonra Tophane’de Fevziye Mektebi’ne girmiş; daha sonra Tophane Kalemi’ne memur olmuştur.[115]

O dönemlerde, yetenekli bazı gençler öğrenim yapmak üzere, Osmanlı Hükümeti tarafından Avrupa’ya gönderilmektedir. Şinasi de Padişah Abdülmecit’in emriyle 1849’da Fransa’ya gönderilmiştir. Paris’te maliye öğrenimi sırasında, edebiyat alanında da çalışmalar yapan, 19. Yüzyıl Fransa’nın toplumsal ve kültürel yaşamını derinliğine inceleyen, bu arada Lamartine ve Ernest Renan gibi ünlü kişilerle ilişkiler kuran Şinasi, 1854’te İstanbul’a dönmüş ve Maarif Meclisi’ne üye olmuştur.[116]

O günlerde kendisini Reşit Paşa, Mustafa Fazıl Paşa ve Yusuf Kamil Paşa takdir etmekte ve kollamaktadırlar. İşte bu dönemde, önce kısa süre 1860’ta Agah Efendi’nin çıkardığı Tercüman-ı Ahval’i çıkartacak ama anlaşamadığı için bir süre sonra ayrılacaktır.1865’te Şinasi tekrar Paris’e kaçar ve orada yalnızca dilcilik ve edebiyat konuları üzerinde çalışır [117].

Fransa’da bulunduğu 1867 yılında, resmi bir ziyaret için Abdülaziz ile Paris’e gelen Fuat Paşa, Şinasi’ye İstanbul’a dönmesini söylemiştir. Bu çağrıya uyarak yurda dönen Şinasi, kısa bir süre kaldıktan sonra yine Paris’e gitmiştir.122Ancak o günlerde Fransa karışıklıklar içindedir. Üçüncü Napolyon esir olmuş; Fransa’da Cumhuriyet ilan edilmiştir. Politik ortamın karışıklığından etkilenen Şinasi huzursuzluk duymaya başlamış; daha sonraki günleri böyle bir atmosfer içinde ve bunalımlarla geçirmiştir. Şinasi, o koşullar altında Avrupa’da daha fazla kalmayı sakıncalı gördüğünden 1870’te İstanbul’a dönmüş; Babıali’de, Giritli Cemali Efendi’nin evinde küçük bir basımevi kurarak dilcilik çalışmalarına, çevirilere ve sözlük hazırlıklarına girişmiştir. Şinasi, bu çalışmaları sırasında siyasetten ve gazetecilikten tamamen uzaklaşmıştır. Çünkü Şinasi halkın siyasi gerçekleri kavrayacak seviyeye henüz erişemediğini anlamış ve halkı eğitmek gerekliliğine inanmıştır [118].

3.4: Ruzname-i Ceride-i Havadis

Alfred Churchill, babasının ölümünden sonra Ceride-i Havadis’i,27 Eylül 1864 tarihinde, 1212. sayıdan sonra kapatmış, bu gazetenin eki olan Ruzname-i Ceride-i Havadis’i düzenli bir biçimde ve haftada 5 gün yayımlamaya başlamıştır. Bunun nedeni, gazetecilik tarihindeki ilk rekabet olayıdır. Çünkü Ceride-i Havadis çıkmaktayken Tercüman-ı Ahval gazetesi yayın hayatına girmiştir. Yetenekli bir yazar kadrosuna sahip olan bu gazetenin, kendi satışını etkileyeceğini düşünen Alfred Churchill, gazetesine yeni bir kimlik vermek amacıyla “Ruzname-i Ceride-i Havadis”i yayımlamıştır.

Gazete yeni biçim ve içeriğiyle 25 Eylül 1864’te yayınlanmıştır. Bir sayısı 10 paraya satılan bu gazetede, daha çok ekonomik haberlere yer verilmiştir. Bu suretle “Ruzname”, babası sayılan “Ceride-i Havadis’ten” yirmi beş yıl sonra yayın hayatına girmiştir. Bu gazeteye de devlet tarafından 2500 kuruş aylık tahsis edilmiştir[119].

Alfred Churchill yine babasının yolundan gidip para ile bağımlı gazetecilik yaparken Onun rakibi olan Agah Efendi ve Şinasi farklı bir yol izlemiştir[120].

Tercüman-ı Ahval ve Tasvir-i Efkar Avrupa’da kullanılmakta olan yeni baskı teknolojisine borçlanarak veya yardım yoluyla yatırım yapmaktan kaçınmışlardır. Öyle ki Şinasi Efendi, padişahın 500 altınlık yardımını dahi ‘bu kadar parayla görülecek işim yoktur’ diyerek reddetmiştir. Zira böyle bir yatırım hem gazete fiyatlarına yansıyacak hem de beraberinde ekonomik ve içeriksel bağımlılığı beraberinde getirecekti[121].

Churchill tarafından hem ceride-i havadis hem de ruzname çıkarılması okuyucuları ‘nasıl olsa her ikisi de aynı şeyleri yazmakta, ikisini birden neden alalım’ düşüncesine sevk ederek ikisinden birini alma yoluna itmiştir. Böylece Ceride-i Havadis’in okuyucuları ikiye bölündü. Böylece tiraj kaybıyla beraber Tercüman-ı Ahval’a rakip olarak yayımlanan Ruzname istenilen tiraja ulaşamamış oldu[122].

4: Yabancı dillerde özerk basın ve etkileri

Osmanlı Devlet’inde Türkçe-dışı basının en önemli kesimi Fransızca gazetelerdir. Bu hem sayı hem etkinlik açısındandır. Osmanlı topraklarında 1908’e kadar 150 civarında Fransızca gazete yayınlanmıştır[123].

Osmanlı azınlıklarının da kendi Fransızca gazeteleri vardı. La Reforme (1868-1922), Le Pharedu Bosphore (1868-1898) Rumların sözcülüğünü yapıyordu. Journal de Salonique(1895-1912) ile Progres de Salonique(1900-1909) de Yahudilerin sözcülüğünü yapıyordu [124].

Osmanlı topraklarında çok sayıda Fransızca eğitim yapan okul bulunması, her şeyden önce kültürel açıdan iç piyasada bu gazetelere ihtiyaç yaratıyordu. Açıkçası sadece Türkiye’deki Avrupalıların ve Levantenlerin değil, aydın Türklerin de bilgi ve kültür kaynağı Fransızca gazetelerdi. Aynı zamanda İstanbul’da yayınlananların dışında, Osmanlı Devletinde Paris gazetelerinden binlerce nüsha satılıyordu. Üstelik Türk gazetecilerle ‘Pera gazeteleri’ ya da ‘karşı taraf gazeteleri’ adını verdikleri bu gazeteler arasında işbirliği vardı . Babıali tarafından sert bir sansür uygulanan Türkçe gazetelerinin yazarları- Namık Kemal gibi- doğrudan yayınlayamadıkları konuları önce Fransızca olarak buralarda yayınlatıyor, sonra Türkçeye çevirtip kendi sütunlarına aktarıyorlardı. Bu suretle yabancı kaynaktan aktarmanın dokunulmazlığına sığınıyor, sorumluluktan kurtuluyorlardı[125].

1938 yılında yapılan Osmanlı-İngiliz ticaret anlaşmasını izleyen yıllarda birçok gazete ortaya çıktı. Başka bir deyişle Osmanlı İmparatorluğundaki yabancı çıkarları arttıkça bu çıkarları savunan gazete sayısı da çoğaldı. Bu gazetelerin birçoğu şantaj işlerine bulaşmıştır. İngiliz gazetelerinden Daily News’in muhabiri Mösyö Aubrine yaptığı işler doğrultusunda 4.800 kuruş para ile ödüllendirmiştir[126].

Osmanlı toplumuna modern tüketime yönelik eğilimleri de Fransızca gazeteler şırınga etmiştir. Avrupa’daki modern yaşamı anlatmanın yanı sıra, ticari reklamlarda bu konuda etkilidir. Bu hedef kitleleri sınıfsal olarak Avrupa burjuvalarına benzetilemez. Ancak bunlar Avrupa sermayesinin kazancı için çalışıyorlardı. Yerli azınlıklar de olsalar, genellikle bölünmüş bir Osmanlı Devleti’nin karlarını artırmayıp azaltacağının farkındaydılar[127].

4.1: Rumca basın

Yunan bağımsızlığı öncesinde Viyana, Paris ve Londra’da sürgün basını olarak belirmiştir. Bağımsızlık sonrası çıkan gazetelerse çeşitli nedenlerle Osmanlı Rumları üzerinde çok etkili olamamıştır. Bunlar dil, kilise ve yarım milyon nüfuslu yeni devletin Osmanlı Devleti ölçüsünde imkan sağlama iddiasının mantıksız oluşudur. [128].

Rumlar tarafından, İzmir’de “Filos Ton Neon” (Gençlerin Arkadaşı 1831), “Astir en ti Anatoli” (Anadolu Yıldızı 1832),Mnimosini (1833), “IonikosParatiritis” (İyonyalı Gözlemci 1837), “Amalthia” (Bolluk Boynuzu 1838), “AnatolikosMinitor”(1945), “I Efimeris tir Zmirnis” (İzmir’in Gazetesi 1849), “I Proodos”(Gelişme 1871), “Ionia” (İyonya 1874), “Zmirni” (İzmir1876), “Nea Zmirni” (Yeni İzmir 1876); İstanbul’da ise “Othomanikos Minitor” (1835), “Bizantis” (1850-1888), “TelegraphostouBosphorou” (Boğaziçi Telgrafı 1850), “AnatolikosAstir”(Anadolu Yıldızı 1861), “Neologos” (1863), “EklisiastikiAliteia” (1881-1922), gazeteleri yayımlanmıştır [129].

4.2: Ermenice basın

Osmanlı’da, Ermeni Basın Tarihi, Takvim-i Vakayi’den birkaç ay sonra başlamıştır.

O tarihten bu yana İstanbul’da 350, İzmir’de 38, 20’ye yakın il ve ilçede de 70 kadar Ermenice gazete ve dergi yayımlanmıştır. Türkiye’de yayımlanmaya başlanan ilk Ermenice gazete,Takvim-i Vakayi’nin, “Lrokir” (Gazete) adıyla çıkmaya başlayan Ermenice sayısıdır. Ermeni harfleriyle Ermenice olarak İzmir’de “İştemeran Bidani Kidelyats” (1839), “Arşalus Araradyan”(Ararad Şafağı 1840), “Masis” (1852), İstanbul’da,“Astarar Püzantyan” (Bizans Gazetesi 1840), “Jamanak” (1863),“Hayrenik” (1870) gazeteleri yayımlanmıştır[130].

Ermeni basını, Ortodoks, Katolik, Protestan kiliselerine mensup olanlar, laikler ve daha sonra da devrimci ve anarşist takımları izleyenlere uygun olarak çok çeşitlilik göstermiş; Ermeni haklarını savunmanın dışında tek bir cephe oluşturamamıştır. Buna karşılık, 1908’densonra çoğunlukla  Orta ve Doğu Anadolu’da yayınlanan 46 Ermenice gazete eylemci ve ayrılıkçı bir kampanya sürdürmüşlerdir [131].

4.3: Arapça basın

1850-1877 döneminde, Beyrut’ta 21, İstanbul’da 3, Cebeli Lübnan’da 1, Şam’da 1, Halep’te 3, Bağdat’ta 1, Kudüs’de 2,Trablusgarp’ta 1 Arapça gazete yayımlanmıştır.1874’den itibaren, Osmanlı basın rejimi serleştikçe, Beyrutlu ve Suriyeli gazeteciler Mısır’a yerleşmeye başlamışlardır. Mısır İngiliz denetimine girdikten sonra da (1882) Arapça basın tümüyle bu ülkeye taşınmıştır[132].

1850-1877 döneminde, Beyrut’ta 21, İstanbul’da 3, Cebeli Lübnan’da 1, Şam’da 1, Halep’te 3, Bağdat’ta 1, Kudüs’de 2,Trablusgarp’ta 1 Arapça gazete yayımlanmıştır.1874’den itibaren, Osmanlı basın rejimi serleştikçe, Beyrutlu ve Suriyeli gazeteciler Mısır’a yerleşmeye başlamışlardır. Mısır İngiliz denetimine girdikten sonra da (1882) Arapça basın tümüyle bu ülkeye taşınmıştır[132].

4.4: Ladino dili’nde basın

Avram Galanti’nin Türkler ve Yahudiler adlı kitabında belirttiğine göre 1492’de İspanya’dan Türkiye’ye göç eden Museviler matbaayı da beraberlerinde getirmişlerdir. Ziya Ebüzziya’nın bildirdiğine göre  Türkiye’de yaşayan Museviler İspanyolca ve Ladino dilinde 102 gazete çıkartmışlardır[133

5: Tanzimat dönemi basın-yayın rejimi ve düzenlemeler

1831 yılında ilk Osmanlı resmi gazetesi Takvim-i Vekayi’in çıkışıyla başlayan basın hayatına rağmen, basın ve basım alanı henüz hukuki düzenlemeden yoksundur[134].

Osmanlı’da, özellikle ilk Türkçe gazeteler, genel anlamda “Hükümet’in icraatını duyurma” amacıyla yayımlanmış ya da yayımlatılmıştır. Ancak bir süre sonra basında, “hükümetten talimat ya da nakdi yardım almadan” özel kişiler tarafından yayımlanan gazeteler görülünce, yönetimin keyfi kaçmıştır. Bu gazetelerin, hükümete ve onun icraatına muhalefet etmeleri,yeni öneriler ortaya atmaları, o günlere kadar kamuda dillendirilmemiş kavramları gündeme getirmeleri hükümetleri bazı önlemler almaya yöneltmiştir [135].

5.1: Matbaalar Nizamnamesi (Basım Tüzüğü) (1857)

15 Şubat 1857’de yürürlüğe giren “Matbaalar Nizamnamesi”,basınla doğrudan ilgili değildir.O yıllarda Takvimhane-i Amire’nin geliri azaldığından,ruhsatsız ve gizli çalışan basımevlerinin bulunduğu anlaşılmış;çıkarılan nizamnamede, basımevlerinin “ancak irade ile açılabileceği” hatırlatılarak, yalnızca kitap ve broşürlerin, basılmadan önce sansür edilmesi hükmü getirilmiştir. Bu nizamnamede, gazetelerin sansürüne ilişkin bir hüküm yer almamıştır. 1908 yılına kadar yürürlükte kalan bu nizamname,istibdat döneminde, sık sık basın aleyhine işler duruma getirilmiştir. Bu nizamname çıkarıldığında, yalnızca Takvim-iVakayi ile Ceride-i Havadis gazeteleri yayımlanmaktadır[136].

5.2: Ceza Kanunu (1858)

Bizde basınla ilgili ilk yasaklar, 1858 ceza kanunu ile başlar.Bu yasadan önce Türkiye’de topu topu iki gazete çıkmıştır. Devletin resmi gazetesi Takvim-i Vakayi ile Ceride-i Havadis .bir de Vakayi-i Tıbbiye adlı Türkçe-Fransızca bir meslek dergisi çıkmaktadır[137].

1858 tarihli Ceza Kanunu’nun 138., 139. ve 213. maddeleriyle, “Saltanat-ı seniye, erbab-ı hükümet ve tebaa-i saltanat-ı seniyeden olan bir millet aleyhine yayın yapan, adabı umumiyeye muhalif olarak nazmen ve neşren hezel ve hicve dair şeyleri, veyahut edepsizce resim ve tasviri basan, başkalarına asılsız isnatta bulunan” basımevi sahipleri, bastıran kişiler ve iftira edenlere, para (1 mecidiye altınından 5 mecidiye altınına ya da10 mecidiye altınından 50 mecidiye altınına kadar) ve hapis (24saatten 1 haftaya kadar), matbaalara ise kapatma (muvakkaten veya bütün) cezaları getirilmiştir [138].

5.3: Matbuat Nizamnamesi (1864)

“Basına hukuki bir düzen vermeyi ve faaliyetlerini hukuki bir çerçeve içine almayı” amaçlayan 1864 tarihli, 35 maddelik Matbuat Nizamnamesi, 3. Napolyon tarafından 17 Şubat 1852tarihinde, basının denetimi için çıkarılan kararname örnek alınarak hazırlanmıştır[139].

Bu dönemde, Türkiye’de topu topu 4 gazete yayınlanmaktadır. Takvim-i Vakayi, Ceride-i Havadis, Tercüman-ı Ahval ve Tasvir-i Efkar. Buna azınlık gazeteleri ve Fransızca çıkan gazeteleri de eklerseniz sayı onu bulmaz. Bu gazeteler hükümete kafa tutabilecek güçte değildir. Topunun baskısı birkaç bini geçmez. Ama birtakım yöneticiler(Fuat Paşa) Avrupa’da hükümetleri sarsan tehlikelerin yarın öbür gün Osmanlı İmparatorluğu’nda da huzursuzluk yaratabileceğini sezip önceden önlem alamaya yönelmişlerdir[140].

XIX’uncu yüzyılın ortalarında Fransa’da basının iki yüz yıllık bir geçmişi vardır; her eğilimde yüzlerce gazete çıkmıştır o güne kadar. Eski İmparatorluk çağlarının özlemi içindeki III. Napolyon’un kararnamesi bizim tarafımızdan örnek alınmıştır[141].

Nizamname, siyasi gazete çıkarmak isteyenlerin ruhsat almalarını, bunun için Osmanlı uyruğunda olanların Maarif Nezareti’ne, yabancıların ise Hariciye Nezareti’ne başvurmalarını öngörmektedir. Ruhsat verilebilmesi için, Osmanlı uyruğundaki kişilerin30 yaşını bitirmiş, Ceza Kanunu’nun herhangi bir maddesine göre cezalandırılmamış ve kişilik haklarını kullanabilir durumda olmaları gerekmektedir. Çeşitli basın suçları ile bunlara verilecek para cezalarının da belirlendiği nizamname, hapis cezalarının yanı sıra, kapatma cezaları da içermektedir. Nizamnamede ayrıca, ön sansürün kaldırılması, basın davalarına bakacak mahkemelerin belirlenmesi ve basının denetimi için “Matbuat Dairesi” kurulması konularında hükümler de yer almıştır. (İlk Matbuat Müdürü Sakızlı Ohannes Paşa’dır)[142].

Bu nizamname, Matbuat Kanunu’nun kabul edildiği yıl olan 1909’a kadar, 45 yıl yürürlükte kalmıştır.

5.4: Pul Resmi (1864)

Babıali Hükümeti, basını denetim altında tutmak amacıyla alınan yasal önlemleri yeterli bulmayınca, ekonomik baskı yolunu da denemiştir. Nitekim 1864 yılında her gazeteye 2 paralık pul yapıştırma zorunluluğu getirilmiştir[143].

Bu zorunluluk 1901 yılında kaldırılınca Türk basınında ilk grevle sonuçlanan zincirleme bir etki yaratmıştır.

5.4.1: Türk basınında ilk grev: Hatta Osmanlı Devleti’nin ilk grevi

İstibdat döneminin en önemli olaylarından biri de gazetecilerin ilk kez grev yapmalarıdır. 1901 yılında, İkinci Abdülhamid’in tahta çıkışının 25. yıldönümü kutlanmış; bu vesileyle o güne kadar gazetelere yapıştırılan iki paralık pul vergisi, basını hoşnut etmek amacıyla kaldırılmıştır. Pul vergisi kaldırılınca, her gazete ortalama 80-90 liralık bir gelir artışı sağlamış ve gazete patronlarının geliri belirli ölçüde artmıştır. Bu nedenle gazetelerde çalışanlar da bu gelir artışından pay istemişlerdir. Bu isteğin öncüsü ve düzenleyicisi Abdullah Zühtü olmuştur[144].

İkdam’ın yazar kadrosundaki Babanzade İsmail Hakkı ve Ali Reşat ile gizli görüşmeler yapan Zühtü, bu haklı istek için görüş birliği sağlamış ve “aylık artırma isteği” iki gazetenin imtiyaz sahiplerine yeniden duyurulmuştur. Hiçbir konuda birleşemeyen İkdam gazetesi sahibi Ahmet Cevdet ile Sabah gazetesi sahibi Mihran Efendi, bu konuda hemen anlaşarak, gazetecilerin isteklerine olumsuz cevap verince, söz konusu gazetelerde çalışanlar greve karar vermişlerdir. Bu olayın ilginç yanı, o güne kadar Osmanlı ülkesinde grev yapılmamış olmasıdır. Öte yandan da grevin nasıl yapılacağını da henüz kimse bilmemektedir[145].

Bu arada gazeteciler kendi aralarında bir toplantı yaparak yalnız işi bırakmakla yetinmeyip, bir gazete çıkartmak kararı almışlardır. O sırada satış yapamayan ve kapanmak üzere olan “Saadet” gazetesi mevcut bulunduğundan, bu gazeteyi kiralama düşünülmüş ve her yazar tarafından, ilk sermaye olarak ödenen2 5’er liralarla “Saadet” yayımlamaya başlanmıştır.

Ancak, o güne kadar birbirleriyle çok şiddetli rekabet halinde olan işverenler, yani Ahmet Cevdet ile Mihran Efendi, grevcilere karşı anlaşmışlar ve eski gazetecileri, İkdam ve Sabah gazetelerinde toplayarak, gazetelerini yayımlamaya devam etmişlerdir. Bu durumda da okuyucular, gazetecilerin grev yaptıklarının farkına bile varmamışlardır[146].

Türk basın hayatında ilk grev böylece olumsuz sonuçlanmış, grevciler borçlarını ödeyemediklerinden Saadet gazetesinden kovulmuşlar ve açıkta kalmışlardır. Grevi düzenleyenler de 25’er liralık bir açıkla bu işi kapatmışlardır.600 kuruş aylıktan yoksun kalmak, birkaç ay karşılıksız çalışmak, üstelik de 25 lira borca girmek, o zamanki basın işçileri için oldukça büyük bir felaket olmuştur [147].

5.5: Ali (yüksek) Kararname (1867)

Hükümet, Matbuat Nizamnamesi’nin getirdiği yasaklarla yetinmemiş ve 1867’de yayınlanan bir kararname ile basına karşı her çeşit yetkiyi elde etmiştir[148].

Muhbir gazetesinin öncülük ettiği bazı gazeteler, hükümetin“Girit politikası”nı eleştirmeyi sürdürünce, 5. kez Sadrazam lığa atanan Ali Paşa tarafından, 27 Mart 1867’de çıkartılan bir kararnameyle (Kararname-i Ali), Matbuat Nizamnamesi kapsamı dışında kalan durumlarda da hükümete gazete kapatma yetkisi tanınmıştır. Bundan amaç, hükümet aleyhindeki yayınları önlemektir[149].

Tasvir-i Efkar’da Namık Kemal’in ‘Şark Meselesi’ başlıklı yazısında; ülkenin içinde bulunduğu güç koşulları belirtmektedir. Bu bardağı taşıran son damla olmuştur. Bu yazı yayınlandıktan 6 gün sonra Ali Kararname çıkartılmıştır[150].

1864 tarihli Matbuat Nizamnamesi’nde gazete sansürü yer almadığı halde, 1867 tarihli Ali Kararname ile basın özgürlüğü ortadan kaldırılarak, gazeteler kapatılmaya (Muhbir, Ayine-i

Vatan, Utarit gazeteleri kapatılmışlardır), gazeteciler de sürgüne gönderilmeye başlanmıştır. Geçici olarak çıkarıldığı bildirilen bu kararname hükümlerine, Abdülaziz’den sonra tahta geçen İkinci Abdülhamid tarafından da sık sık başvurulmuştur. Söz konusu kararname II. Meşrutiyet döneminde Matbuat Yasası’nın çıkarılışına (Temmuz 1909) kadar yürürlükte kalmıştır [151].

5.6: Sansür Hakkında Ali Kararname (1876)

Ali kararname de yetmemiştir basını susturmak için. Ülkedeki bütün bozukluklardan basın sorumlu tutulmuş ve hükümetin en ufak bir eleştiriye tahammülü kalmamıştır. Sonunda basına ilk sansür konulmuştur[152].

Sansür Hakkındaki Ali Kararname”de, “Osmanlı basınında çıkan yazılara, hükümet gerekli dikkati göstermiş ve çoğu zaman gazeteleri süreli ve süresiz kapatmışsa da basın disiplin altına alınamamıştır. Bunun için gazetelerin baskıdan önce muayenesine karar verilmiştir,” denilmiştir[153].

Server İskit, “Türkiye’deki Matbuat Rejimleri” kitabında, bu kararnamenin basında geniş tepkiler yarattığını belirterek şu iki örneği vermektedir:

“1- Basiret gazetesinde Sansür Kararnamesi’nin yayımlandığı gün şöyle bir ilan çıkmıştır. ‘Matbaamızın makinesi bozulduğundan gazetemiz birkaç gün yayınlanmayacaktır.’

2- Sabah gazetesi de ilk gün gazeteyi, sansürün yasakladığı yazıların yerini boş bırakarak yayımlamıştır.”[154].

Basının gösterdiği tepkiler üzerine Mahmut Nedim Paşa görevinden çekilmiş; yerine gelen Mütercim Rüştü Paşa ise iki gün yürürlükte kalan kararnamenin kaldırıldığına ilişkin bir kararname yayımlamıştır. Böylece Avrupa’da bile, o döneme kadar benzeri görülmeyen bir sansür uygulaması ortadan kaldırılmıştır [155].

6: Osmanlı’da Taşra Basını: Vilayet Gazeteleri

Tanzimat dönemi XVIII. yüzyıl sonlarında başlayan Osmanlı yenileşme ve modernleşmesinin yeni bir hız ve atılım kazandığı bir dönem oldu. Bu dönemi, basın açısından, başlıca iki çerçevede incelemek mümkündür ki bunlardan birincisi İstanbul basını, diğeri ise taşra basınıdır.bTanzimat dönemi taşra basınının en karakteristik özelliği ise vilayet matbaa ve gazeteleri idi[156].

Osmanlı vilayetlerinde yerel gazeteler (vilayet gazeteleri)çıkarılmasını, bir yandan, toplumdaki artan ayrılıkçı eğilimleri dengelemek, öte yandan da Avrupa’da özellikle Araplar’a yönelik olarak sayıları artan Arapça süreli yayınların etkisini bastırmak isteği teşvik etmiştir. Öncelikle karşı girişim olarak Ahmet Faris Şidyak’a, 20 yıl boyunca dünyadaki başka hiçbir Arapça gazetenin yarışamayacağı mükemmellikteki “El Cevaib” gazetesini yayımlamak için maddi yardımda bulunulmuştur (1860). Bu gazete, Osmanlıcılık ve İstanbul Sultanı çevresinde toplanma temasını, öyle başarıyla savunmuştur ki, Osmanlı ülkesi için en liberal basın rejimini savunan Avrupa ülkeleri bile, bu gazetenin kendi sömürgelerine girmesini yasaklamışlardır[157].

Bu sistemle çıkan ilk gazetenin Tuna gazetesi olduğu sanılıyordu. Ugur Kocabaşoğlu, İsmail Hakkı Tevfik Okday, Bulgaristan’da Türk Basını kitabından yaptığı alıntıyla olayı şöyle aktarıyor. İşte bu ilginç gelişimin öncüsü, ilk örneği, deyim yerinde ise pilot projesi, Tuna Vilayet Matbaası ve Tuna Gazetesi’dir. İmparatorluğun taşra yönetiminin yeniden düzenlendiği bir dönemde oluşturulan Tuna Vilayeti’nin başına getirilen Mithad Paşa’nın ilk işlerinden birisi vilayette bir matbaa ve gazete kurmak olmuştur. Tuna’nın ilk sayısı 3 Mart

1865 (16 Şevval 1281) tarihlidir. İ.H. Tevfik Okday son sayısının 1 Haziran1877 tarihini taşıdığını bildirmektedir.6 Gazetenin faaliyetini, Osmanlı-Rus Savaşı nedeniyle bir top mermisinin idarehanesine isabet etmesi sonucu durdurduğu rivayet edilmektedir[158].

Ancak şimdi Orhan Koloğlu’nun sayesinde biliyoruz ki Suriye’deki iç kargaşaları bastırmak için olağanüstü yetkilerle görevlendirilen Fuat Paşa da 1860’ta, Beyrut’ta çıkmakta olan “Hadikat al-Ahbar” adlı Arapça gazeteyi, yerel yönetimin resmi sözcüsü haline getirmiş; böylece Türkçe-Arapça olarak ilk vilayet gazetesi yayımlanmıştır[159].

Öte yandan 1864’te yerel yönetimlerle ilgili düzenleme yapılmıştır. “Eyalet Sistemi” kaldırılarak yerine “Vilayet Sistemi” getirilince, her vilayette kendi gereksinmesini karşılamak için bir de basımevi kurulması, böylece o döneme kadar sınırlı bir kültürel yapı içinde bulunan bölgelerin, bu açıdan gelişmeleri öngörülmüştür [160]. Yani Fuat Paşa’nın gazetesi bu kanundan önce yayınlandığı için Tuna gazetesi de ilk gazete sayılabilir.

Vilayet gazetelerinde, Padişah ile ilgili haberler öncelikle yer almaktadır. Bunun yanı sıra kamu görevlilerinin atama, yükselme ve ödüllendirilmeleri, yeni yasa, yönetmelik düzenlemeleri, hükümet, vilayet ve kamu kuruluşlarının çalışmaları, demiryolu, yol, telgraf hattı yapımları, sağlık konuları, yerel okul sınavları ve ödül dağıtma törenleri, hacıların gidişi, et, ekmek fiyatları, şiddetli yağmur ve kar yağışları, doğal afetler, kolluk kuvvetlerinin başarıları, valilerin konuşmaları ve yazıları, savaşlar, yeni silahlar, buluşlar, yabancı konsolosların gezileri, vilayet gazetelerinde yer alan haberler arasındadır. Vilayet gazeteleri, Anadolu basınına, yerel basına öncülük, önderlik ve rehberlik etmişlerdir. Gazetelerin basıldıkları matbaalar, kamu işlerinin yanı sıra özel kesimin işlerine de açık tutulmuş; böylece yerel basının başlaması ve saygınlık kazanması yolunda önemli bir adım atılmıştır. Vilayetlerde mektupçu olarak görev yapan kişilerin çoğu, gazetecilik ve yazarlık deneyimine sahip kişilerdir. Örneğin, Ahmet Mithat Efendi önce Tuna gazetesinde çalışmış;

Mithat Paşa Bağdat’a tayin edilince, onunla giderek “Zevra” gazetesinin sorumluluğunu üstlenmiştir. Anadolu’da birçok ilin ve Ortadoğu’daki bazı ülkelerin basın tarihleri, vilayet gazeteleriyle başlamıştır[161]. Yani bu gazeteler matbaacılık ve yerel basın için bir altyapı olmuştur.

Üzerindeki durulması gereken bir gazete Envar’i  Şarkiye 1866’da sekiz sancağı içine alan (Hakkari-Van, Bitlis-Muş, Bayazıt ’Ağrı’, Kars, Çıldır ‘Oltu’, Erzurum, Erzincan ve Karahisar sancakları)Erzurum bölgesinde (vilayet) çıkmaktadır. Bu sancaklar 83 ilçe içerir. Vilayetin toplam nüfusu 650 bin kişidir.(110 bini Ermeni) İşte bu vilayette bir gazete çıkması kararlaştırılmış ve gazete Türkçe-Ermenice olarak yayınlanmıştır. Muammer Yaşar  Anadolu’da ilk Türk gazetesi monografisinde Envar’i Şarkiyye’nin çıkışını şöyle anlatıyor:

‘Sultan Abdülaziz, Nisan 1863’te yaptığı Mısır gezisinden çok olumlu izlenimlerle dönmüştü. Sultan, Mısır’ın çeşitli vilayetlerinde gazeteler çıktığını öğrenmiş ve Anadolu’yu aydınlatacak başka önlemler düşünmeye başlamıştı.Envar-ı Şarkiyye bu düşüncenin bir ürünü oldu.’’[162].

Tuna vilayet gazetesi ve matbaası, önemli kişilerin yetiştiği bir okul görevi de yapmıştı. Matbaanın kurucusu Vali Mithad Paşa, daha sonra Sadrazamlığa kadar yükselmiş, ilk Osmanlı anayasasının hazırlayıcılarından birisi olmak onurunu kazanmıştı. Edebiyat tarihimizde “hace-i evvel”, basın tarihimizde ise “yazı makinesi” lâkabıyla anılan Ahmet

Mithad Efendi mesleğe Tuna gazetesinde başlamıştı. Giritli Selim Sırrı Paşa, hattat Yusuf Ziya Efendi bu gazetede yetişmiş Osmanlı aydınlarından ikisiydi. Daha sonra Başbakanlık yapacak olan Dragon Tskanov ve pek çok Türkçe-Bulgarca alfabe ve sözlük yazmış olan İvan Çorapçiyev ise bu gazetenin yetiştirdiği Bulgar entelektüellerinden ikisiydi[163].

7: Tercüman-ı Ahval’ın açtığı yolu takip eden Türkçe özerk basın: Meşrutiyet öncesinin öteki gazeteleri

Tanzimat döneminde, Meşrutiyet öncesi Takvim-i Vakayi,Ceride-i Havadis, Tercüman-ı Ahval ve Tasvir-i Efkar gibi gazeteler ve önemi biraz daha az olan gazeteler de yer almıştır.

7.1: Muhbir (1866) ve Ali Suavi:

Ünlü devrimci Ali Suavi denetiminde çıkan Muhbir(haber veren, ihbar eden) basın tarihimizde çok önemli bir yeri vardır. Gazetenin sahibi Filip Efendi’ydi, ama kendisinin ‘okuyup yazması biraz kıt’ olduğu için, gazeteyi Ali Suavi yönetiyordu.[164]

Muhbir, küçük boyda, haftada beş gün yayımlanan, satışa fazla önem vermeyen, çeşitli fırsatlarla hükümet politikasını sert bir biçimde eleştirerek, basında eylem yaratmaya çalışan bir gazetedir. Gazeteye böylesine heyecanlı havayı veren, devrimci bir ruha ve batılı düşünceye sahip, atılgan, tartışmacı ve kabına sığmayan bir yazar olan Ali Suavi’dir.[165]

1839’da İstanbul’da, Cerrahpaşa’da doğan Ali Suavi, Davutpaşa Ortaokulu’nu bitirdikten sonra seçme sınavında başarı göstererek Bursa Ortaokulu’na öğretmen atanmış; Simav ve

Filibe’de öğretmenlik yapmıştır. Bir süre medresede de okuma fırsatını bulduğu için din bilgisine âşina olan, birçok “hadis”‘i ezbere bilen Ali Suavi, kendini İslam dini ile ilgili konularda da yetiştirmiştir. Çok ateşli ve heyecanlı bir yaradılışa sahip olan, haksızlığa hiç dayanamayan Ali Suavi, öğretmenlik görevine son verilince, İstanbul’a dönerek çeviriler yapmıştır. 27 yaşında Muhbir gazetesinde yazarlığa başlayan Ali Suavi’nin gazetecilik yaşamını üç döneme ayırarak incelemek gerekmektedir [166].

7.1.1: Ali Suavi’nin gençliği ve ilk gazeteciliği:

Filibe Ortaokulu’nda, genç bir sarıklı hoca olan Ali Suavi, din adamı olmaktan daha çok politikayla ilgilenmiş; yaşadığı dönemin yönetimini beğenmediğinden, yeni bir düzen kurma çabalarına girişmiştir. Bu konudaki fikirlerini, Filibe’nin Yeşiloğlu Camisi kürsüsünden halka yaymaya çalışan Ali Suavi, dini vaaz yerine, siyasi konferanslar vermiştir. Bu davranışları yüzünden işine son verilen ve İstanbul’a dönen Ali Suavi devlet hizmetine giremeyince, Muhbir gazetesinde yazarlığa başlamıştır. Devlet’in izlediği dış politikayı beğenmeyen, gördüklerini ve düşündüklerini yazmaktan çekinmeyen Ali Suavi, yazılarında iktidara şiddetli saldırılarda bulunmuştur. Bir yandan da Şehzadebaşı Camisi’nde vaazlar veren, devrimci fikirler ortaya atan bu sarıklı hocanın tutum ve davranışları, devlet adamlarının fazlaca dikkatini çekmiştir[167].

Ali Suavi yazılarında, “Girit Sorunu” konusundaki tutumunu yetersiz bulduğundan, hükümeti sert bir dille eleştirerek, ülke sorunlarının çözümü için, yurttaşlık haklarına dayalı bir yasalar düzeni ve halkoyuyla seçilen parlamento önermiştir. Muhbir gazetesi ayrıca, Girit’teki Türkler ve Müslümanlar için kampanya açarak önemli miktarda para toplamıştır. Muhbir’de, okuyucu mektupları için de yer ayrılmıştır. Çoğu kez okuyucu mektubu adıyla yayımlanan bazı yazılarda, hükümete çeşitli sorular yöneltilmesi, izlenen politikanın eleştirilmesi, yöneticileri sinirlendirmiştir. Çünkü Muhbir, ilk iki özel Türk gazetesinin açtığı yolda, daha sert bir muhalefet yapan gazete olmuştur. Belgrad kalesinin elden çıkarılması üzerine, Ali Suavi’nin1867’de, okuyucu mektubu şeklinde yazdığı yazı sarayın dikkatini çekmiş; ayrıca Mısır Valisi Hıdiv İsmail Paşa hakkında da yazı yazdığından, çıkarılan bir emirnameyle, Muhbir gazetesi bir ay süreyle kapatılmış Ali Suavi, Kastamonu’ya sürgün edilmiştir[168].

Bu kapanışa rağmen Muhbir gazetesi bir sayfalık bir sayı yayımlayarak bu bildiriyi basmış, ayrıca bildirinin alt tarafında “Filip” imzasıyla bir açıklama yayımlanmıştır. Açıklamada şöyle denilmektedir: “Dünyanın en adaletli yerlerinde bile bir basımevini kapatmaya hükümetin yetkisi vardır. Fakat yukarıdaki bildiride sözü edilen yazılar Muhbir’in hangi sayısında yazılmıştır? Müşterilerimiz ve hamiyet erbabı kişiler bunu bildirirlerse bundan böyle gazetemizin kapatılmasını önlerdik. Muhbir, Devlet-i Aliye’nin ve milel-i Osmaniye’nin hayırhahıdır. Osmanlı gazetesi olduğu için hakkında bu yolda hüküm icra olunuyor Bir ay süreyle kapandığını, müşterilerimize duyuyoruz[169].

Yani Muhbir neden kapatıldığını bile anlayamamıştı, gazete kendini savunmaya çalışıyordu. Muhbir gazetesi, bir aylık süre sonunda yeniden yayımlanmaya başlamış; bu yayını 27 Mayıs 1867 tarihine kadar sürmüştür. Bu süre içinde, gazete ancak 55 sayı çıkabilmiştir[170].

7.1.2: Ali Suavi’nin kaçışı ve yurt dışı gazeteciliği:

Kastamonu’ya sürgün edilen Ali Suavi, Namık Kemal’in yardımlarıyla İstanbul’a kaçırılmış ve Courrier d’Orient gazetesi sahibi Korsikalı Gianpiétri’nin evinde bir gece kaldıktan sonra,

Mustafa Fazıl Paşa’nın daveti üzerine, bir Fransız vapuruyla Fransa’ya gitmiştir. Bir süre sonra Londra’ya yerleşen Ali Suavi, Namık Kemalve Ziya Bey (Paşa) ile önce Yeni Osmanlılar Cemiyeti adına Londra’da “Muhbir” gazetesini (31 Ağustos 1867) yayımlamıştır.Ali Suavi yalnız başına Paris’te “Ulum” ve Lyon’da “Muvakkaten”adlı gazeteler çıkarmış; bu arada Londra’da yayımlanan “Hürriyet” gazetesine de yazılar yazmıştır[171].

7.1.3: Ali Suavi’nin dönüşü ve İstanbul’daki gazeteciliği:

Londra’da bir İngiliz kızıyla evlenen Suavi, 2. Abdülhamid tahta çıktıktan sonra İstanbul’a döndü ve yeni hükümdarı öven yazılar yazdığı için Ali Suavi  Galatasaray Lisesi Müdürlüğü’ne atanmış. Fakat kısa  kısa bir süre sonra görevine son verilmiştir. Bunun üzerine Basiret’te yazmaya başlayan Ali Suavi, 19 Mayıs1878 tarihli gazetede çıkan son yazısında şu görüşleri dile getirmiştir: “Herkes ve her gazete şimdiki durumun tehlikesinden bahsediyor. Benim söyleyeceğim şeyi, herkesin dinleyeceğinden şüphem yoktur. Şimdiki güçlükler pek büyüktür. Ama çaresi pek kolaydır. Yarınki sayınızda, herkesin izniyle bu çareyi kısaca açıklayıp yorumlayacağım. Bu mektubumun amacı yarınki yazıya genel dikkati çekmektir[172].

Ali Suavi, bu yazısını yazdığı sırada, İkinci Abdülhamid’i devirerek 5. Murat’ı yeniden tahta çıkartmak için eylem hazırlığı içindedir. Devrimci gazeteci, ertesi gün Kuzguncuk’a geçerek orada toplanmış savaş göçmenlerinin arasına karıştı. Ali Suavi, daha önceden Nişli Salih ve Çerkes Razi adlı kişilerle işbirliği yaparak göçmenleri örgütlemeye çalışmıştır. Plana göre, birkaç yüz göçmen Yıldız Sarayı’nı basacak; bir bölüm göçmende Çırağan Sarayı’na geçerek 5. Murat’ı kurtaracaktır. Ali Suavi, 50-60 göçmenle bir mavnaya binerek Çırağan Sarayı’nın rıhtımına gelmiş; göçmenlerin öncüleriyle Sultan Murat’ı dairesinden çıkararak alt kata indirirken, Beşiktaş muhafızı Yedi-Sekiz Hasan Paşa’nın müdahalesiyle karşılaşmıştır.

Muhafızlar, göçmenlerin üzerine silah ve sopalarla saldırmışlar; Hasan Paşa, eline geçirdiği bir sopayla kafasına vurarak Ali Suavi’yi öldürmüştür. Duruma hâkim olan muhafızlar ise 23 göçmeni öldürmüşler; ötekileri de yaralayarak eylemi bastırmışlardır[173].

Mufassal Osmanlı Tarihi’ne göre, “Ali Suavi, ne kadar taşkın mizaçlı ve cesur olursa olsun, üç-beş yüz kişiye güvenerek ihtilal çıkarmaya kalkışacak kadar şuursuz değildi. Bilhassa ordunun katkısı sağlanmadan, böyle bir hareketin başarılı olmasının imkânsızlığını bilirdi. Onun, Taşkışla’daki askerlerle temasta bulunduğu anlaşılmıştı…” Ali Suavi öldüğünde 39 yaşındaydı[174].

7.2: Basiret(1870) ve Basiretçi Ali (1845-1910)

‘Basiretçi’ diye tanınan Ali Efendi tarafından 22 Ocak 1870’te yayımlandı. Vezir Hanı’ndaki Tatyos matbaası’nda, ‘kırık dökük ‘ bir makinede basılıyor ve küçük boyutlu dört sayfadan oluşuyordu [175].

Girgin ise kuruluş tarihinin 1870 değil 1869 olduğunu söyler. Ali Bey, 1867’de imtiyaz almak için hükümete başvurmuş; ancak Girit’teki karışıklıklar nedeniyle dileği geri çevrilmiştir. İki yıl sonra, Ali Bey yeniden hükümete başvurmuş; bu kez isteği uygun görülerek, kendisine ayrıca 300 altınlık yardım yapılmıştır[176].

Gazeteye yazı yazanlar arasında şu kişilerin adı bulunuyordu; Suphi Bey, Paşazade Ayetullah Bey, İsmail Efendi, Ferit Mustafa, Celalettin Paşa, Lehli Hayrettin Karski, Halet Bey, Ahmet Mithat Efendi ve Ali Suavi[177].

1870’te Fransız-Alman savaşı çıktığı zaman, gazetede yapılan bir toplantıda, Mustafa Celalettin Paşa’nın isteği üzerine, Basiret’in Almanlar’ı tutmasına karar verilmiştir. Basiretçi Ali Bey, “İstanbul’da Yarım Asırlık Vakayii Mühimme” adlı anılarında, bu konuyu şöyle anlatmıştır: “İki büyük devlet arasında savaş devam ediyordu. Bir gün, yazı işlerinde bir toplantı yaparak, gazetenin hangi yolu tutacağını görüşmeye başladık. Mustafa Celalettin Paşa, ‘Üçüncü Napolyon, [Askerlerime, Alman İmparatoru Vilhelm`in sarayında çorba içireceğim]., diyor. Biz onun tarafını tutmayacağız, Prusya’yı tutacağız.’ dedi.

Başyazarımız Ayetullah Bey de ‘Pekala ama Saray ve Babıali Fransız politikası taraftarıdır. Bu işte bir felakete uğramayalım.’ dedi ise de Mustafa Celalettin Paşa, kendi fikrini kabul ettirdi.”[178].

Savaş Almanların zaferiyle sona erdiğinde, Bismark, Ali Efendi’yi Berlin’e çağırmıştır. Ali Efendi, bu gezi için, Alman Elçiliği’nin kendisine 10 bin frank verdiğini, ayrıca Sadrazam Ali Paşa’nın da 500 altın ödediğini yazmıştır. Ali Efendi, Berlin’de 29 gün kalarak Bismark’la görüşmüş; Basiret’in savaş sırasındaki hizmetlerinden dolayı kendisine,1000 mark ve bir baskı makinesi hediye edilmiştir. Bu açıdan Basiret gazetesi, izlediği politikadan dolayı yabancı bir devletten para alan ilk gazete sayılmaktadır[179].

Ali Bey tarafından, “Menafi Vataniye ve Havadis-i Umumiyeye Dair Millet Gazetesi” diye nitelendirilen, başlangıçta küçük boyutta 4 sayfadan ibaret olan bir gazetedir. Savaş sonrası yapılan yardımlardan sonra Basiretçi Ali Bey Ankara Caddesi’nde, daha sonra eski Tan Matbaa’sının bulunduğu yerde, özel bir basım evi kurmuş ve gazetesini daha büyük boyutta çıkartmaya başlamıştır. Haberleri ve yazıları bakımından halk tarafından tutulan bir gazete niteliği kazanmıştır. Basiret gazetesinde sık sık N. Kemal’in de yazıları yayınlanmıştır[180].

Basiretçi Ali Bey’in en büyük düşmanı Zaptiye Müşiri Hüsnü Paşa idi. Basiretçi Ali Efendi, Abdülaziz’in hükümdarlığı yıllarında, Zaptiye Müşiri Hüsnü Paşa’nın yaptığı zulümleri yazdığı için dört ay hapse mahkum edilmiş ve bu cezasını çekmiştir. O günlerde Ali Suavi Basiret gazetesinde yazılar yazmaktadır. Nitekim Çırağan baskınını bir şekilde haber veren yazısını da yayınlatmıştır. Bu nedenle  20 Mayıs 1878 günü gazete hükümetçe kapatılmış, Ali Bey de yakalanarak hapsedilmiştir[181].

Ali Bey Taşkışla’da 5,5ay tutuklu kalmış; sonra Kudüs’e sürülmüştür. Böylece kapatılan Basiret gazetesi 30 yıl sonra, 1908’de, Meşrutiyet’in ilanı üzerine yeniden çıkartılmışsa da tutunamamış ve kapanmıştır. Basiretçi Ali Efendi Almanya gezi izlenimlerini gazetesinde tefrika halinde yazdığından Türk basınında ilk röportajcı olarak kabul edilmiştir [182].

7.3: İbret gazetesi (1870-73) ve Namık Kemal

1870 yılında yayın hayatına katılan İbret gazetesinin sahibi ve kurucusu Aleksan Sarrafyan Efendi’dir. (Sarrafyan, 1869’da“Kevkebi Şarki” gazetesini çıkarmıştır) 1864 tarihli Basın Tüzüğü ile 1867 tarihli Âli Kararname’nin mevcudiyeti, İbret gazetesinin yayımlandığı 1870 yılında, basına tahammülsüz birhava yaratmıştır. Bu tarihte, Reşat ve Nuri Bey’ler de Avrupa’dan dönmüşlerdir.(1 Aralık 1871) Namık Kemal “İstikbal” adlı bir gazete çıkarmayı düşünmektedir. Bu amaçla bir dilekçe yazarak Hariciye Nezareti’ne başvurmuşsa da Ali Kararname gereğince, gazete çıkarması yasaklanmış olduğundan isteği reddedilmiştir. Bu durumda, yayımlanmakta olan bir gazetenin kiralanması zorunlu olmuştur. Böyle bir gazete olarak Aleksan Sarrafyan Efendi’nin “İbret” gazetesi mevcuttur[183].

Zira gazete daha yayımlandığı günlerde bir ay kapatılmıştır. Sarrafyan Efendi, ilk çare olarak gazetenin adını “İbretname-i Alem”e çevirerek, İbret’i haftalık mizah gazetesi yapmışsa da

gazetenin durumu yine de düzelmemiştir. Bunun üzerine Sarrafyan’ın İbret gazetesi, Ahmet Mithat Efendi tarafından iki yıl süreyle kiralanmış ve tekrar günlük gazete haline getirilmiştir.

13 Haziran 1872’de, yeni kadrosuyla yayımlanmaya başlayan İbret gazetesini yöneten Namık Kemal’dir. Gazetenin öteki yazarları Reşat, Ebuzziya Tevfik ve Nuri Bey’lerdir[184].

Başyazıları Namık Kemal yazıyordu. Ebüzziya Tevfik ve Paris’ten dönen Reşat ve Nuri beyler de gazeteye girdiler. İbret İstanbul basınına olgun ve kaliteli bir hava gele getirdi. Ama aradan bir bile geçmeden 9 Temmuz 1872’de İbret 4 ay süreyle kapatıldı. O sıralarda Namık Kemal Vatan yahut Silistre’yi yazmıştı. İbret’te bu oyunla ilgili bir yazı yayınladı. Bunun üzerine 5 Nisan 1873’te büsbütün kapatıldı. Yazarları tutuklandı ve birkaç gün sonra sürgüne gönderildiler. Gazete ancak 132 sayı çıkabildi[185].

Her gün ilgi çekici başlıklarla makaleler yayımlayan İbret, halkın takdirini ve rağbetini kazanmıştır. Ve Namık Kemal’in her yazısı bir bomba etkisine sahiptir. Bir fikir gazetesi olarak yayınını sürdüren, bu arada haber yönüne pek fazla önem vermeyen İbret gazetesinde, hemen hemen bütün yazıları Namık Kemal yazmakta; bu arada Reşat, Ebuzziya Tevfik ve Nuri imzalarıyla da bazı yazılar çıkmaktadır[186].

7.3.1: Namık Kemal’in “basın” konusunda görüşleri

Namık Kemal, toplumun değişmesinde gazetelerin çok büyük bir rol oynadığı kanısındadır. Ona göre:“ Ülkemizin Avrupa’dan birkaç yüzyıl geri kalmasının başlıca nedeni, basının olmamasıdır. Basın, bugünkü uygarlıklarda görülen olgunluğun asli sebebi sayılır. Basının görevi, bir ağızdan çıkan sözü dünyanın her yanına dağıtmaktır. Baskı altında olmadığı dönemlerde basının, edebiyata ve halk eğitimine çok çok yararlı etkileri olur. Gazeteler, ülkeye ve devlete büyük yarar sağlamış; olumlu işler görmüşlerdir. Niçin baskı altında tutulurlar?” der[187].

İlk sayıda yapacakları gazeteciliği şöyle tanımlıyordu:  İnanışımıza göre, burada gazetelerin en büyük vazifesi, halkımıza siyasi kaideler ve medeni ilerlemelere ait malumat vermektir. Bununla beraber havadis vermekte de kusur etmeyeceğiz. En kutsal bildiğimiz bir vazife de Matbuat Nizamnamesi’nin müsait olduğu derecede, doğru söylemektir.”[188].

Hükümetin gazetecileri susturmak ve İstanbul’dan uzaklaştırmak için memuriyetler teklif etmelerine de karşı çıkmaktadır:

“Gazeteciler bir meslek seçmişlerdir ve o meslekte geçimlerini sağlamaktadırlar. Niçin istemedikleri bir mesleğe girmeye zorlansınlar? Vatanımızca büyük ilerlemeyi edebiyatta ve edebiyattaen büyük ilerlemeyi de gazetelerde gördüğüm için o yolda yaşamayı birçok şeye tercih etmiştim. Felek elvermedi. Gazete çıkar çıkmaz, devlet hizmetinde kullanılmaya hak kazandığımız yolunda bin taraftan bin türlü sözler çıkmaya başladı Hükümet, gazeteleri kapatıp gazetecileri oraya buraya gönderirken, bunların devletin çıkarlarına aykırı düşünceleri olduğunu öne sürüyor. Bu zararlı kimseler, nasıl olur da devlet memuru olarak kullanılabilir?”[189].

Namık Kemal, gazetecilik mesleği üzerinde de durmuş ve bir gazetenin Avrupa’da birkaç yüz kişiyi beslemesine karşılık, bizde genellikle kendi masraflarını bile karşılayamadığını, ama yine de gazetecinin kendi kalemine dayanarak geçinmeyi göze alması gerektiğini belirtmiştir. Namık Kemal, İbret’teki yazılarında, hükümetin gazeteleri kapatmakla basına ve gazetecilere büyük zararlar verdiğini öne sürerek şunları söylemiştir: “Hangi gazete kapansa, sahibi gelirlerini yitirmiş olmuyor mu? Gazetenin sahibi ve yazarları aç da bırakılabilir. Dünyada açlığa cevaz (izin) var mıdır?”[190].

Aynı zamanda gazete kapatılması ile ilgili ‘katilleri, canileri, Girit esirlerini, Yunan haydutlarını mahkeme önüne çektiler, hala da çekiyorlar. Duruşmasız sürülmek, susturulmak, aç bırakılmak yalnız biçare gazetecilere mahsus bir bela mıdır? diye sormuştur[191].

Namık Kemal, Avrupa’dan döndükten sonra İbret gazetesinde yazarlık yapmış ve bu gazetede sosyal alanda gördüğü aksaklıkları sıralamıştır. Sosyal problemleri sadece göstermekle kalmamış bunlara çözüm önerilerini de sunmuştur. Namık Kemal’in İbret’te sıraladığı fikirleri onun daha sonra edebî mahsullerinde ileri sürdüğü fikirlerinin nüvesini oluşturmaktadır. Yazar, bu düşüncelerini sistematik bir plan dâhilinde kaleme almış ve İbret’in ilk sayfalarında okuyucularına sunmuştur. Gazetedeki yazıların büyük çoğunluğu sosyal meselelerle ilgilidir. Ancak Namık Kemal, sadece 19. Asrı ilgilendiren sosyal bozukluklara değil toplumumuzda yüzyıllardır var olan ve müzmin bir hastalık gibi çağları aşıp gelen sosyal eğitim, aile, tembellik, kültürel yozlaşma ve modernleşme gibi sosyal problemlere değinmiştir.

Yazarın günümüzde bile devam eden bu problemlere sunduğu çözüm önerileri çağları aşıp gelen teklifler olarak bakıldığında sistemli ve dikkate değer olarak değerlendirilebilir[192].

7.4: Bu dönemdeki diğer gazeteler ve siyasi durum

Sadrazam Ali Paşa’nın ölümünden sonra yayıma giren diğer fikir gazeteleri arasında; 1872 yılında Namık Kemal tarafından satın alınarak yayımlanan İbret dışında, Ahmet Mithat Efendi tarafından çıkarılan bir diğer gazete Dağarcık, 1873 yılında Antuan Efendi tarafından yayımlanan Hülasa-tül Efkar, 1875’te yine Ahmet Mithat Efendi tarafından çıkarılan İttihad, aynı yıl Mehmet Efendi tarafından çıkarılan Sadakat, Teodor Kasap Efendi tarafından yayımlanan İstikbal, Filip Efendi tarafından çıkarılan ve Sait Efendi’nin baş yazarlığını yaptığı Vakit gazetesi, 1876’da, meşrutiyetin ilanından önce Papadopulos isimli bir Rum tarafından çıkarılan Sabah gazetesi, Tanzimat döneminde yayımlanmış siyasi içerikli fikir gazeteleri olmuştur. Bu gazetelerin bir kısmı çok kısa ömürlü olurken, bir kısmı ise çok uzun yıllar yayımlanmıştır[193].

Dönemin padişahı Abdülaziz iktidarı boyunca müziğe, Resme, spor, heykele, güzel sanatlara düşkünlüğü ve bu alanlara olan teşvikin hiç azaltmamıştır. Avrupa gezisine çıkan ilk Osmanlı padişahı olan Abdülaziz döneminde tiyatro, sergi ve yayım etkinlikleri gerçek anlamda başlamıştır. Ancak aslında bu dönem bir önceki padişah döneminden farklı değildir ve hatta iç ve dış alanda daha da yoğunlaşan bunalımlar söz konusudur. Sırbistan, Romanya, Girit, Bosna-Hersek ayaklanmaları, Avrupa devletlerinin Abdülaziz’e ağır tehditleri, dış borçların 250 milyon altını bulması vlı e içerdeki öğrenci hareketleri şeklinde artan bunalım, Osmanlı siyasal sistemini demokratik istekleri kısıtlama ve baskı altında tutma yoluna gitmiştir. Bu bağlamda Sırbistan’da çıkan gazetelerin içeriye sokulmaması, İstanbul’da çıkan ve iktidar aleyhine yaz yazan gazetecilerin başkentin dışına sürülmesi şeklinde başlayan sansür uygulamaları, 1864’de çıkarılan Matbuat Nizamnamesi ile gazetelere ön izin koşulunun getirilmesi şeklinde devam etmiştir[194].

Ali Paşa’nın ölümünden sonra Sadrazam olan Mahmut Nedim Paşa, Ali Paşa’nın aksine gazetecilik faaliyetleri konusunda daha ılımlı gibi görünse de, gerçekte, Yeni Osmanlılar aracılığıyla, Türkiye dışında, Osmanlı Devleti’nin politik başarısızlıklarına ilişkin yorumlar içeren gazetelerin yabancı ülkelerde daha fazla faaliyet göstermelerinin önüne geçmek istemiştir. Çünkü bu gazetelerin Türkiye’ye girişine engel olunamamaktadır ve yurtdışında yayımlandıklarından ötürü, basımlarına da müdahale edilememektedir. Halbuki, Yeni Osmanlılar Cemiyeti üyesi gazetecilerin affına ilişkin kararın çıkmasıyla bu durum kendiliğinden hallolacaktır. Nitekim, yeni sadrazam, bu sayede, bu muhalif gazetecileri göz önünde tutma imkanı elde etmiştir. Basına yönelik uygulanan sıkı takip politikası Ali Paşa zamanından pek de farklı olmamıştır. 1872’den sonra da pek çok fikir gazetesi ve özellikle pek çok mizah gazetesi, devlet menfaatine aykırı yayın yaptığı gerekçesiyle defalarca tatil edilmiş veya tümden kapatılmıştır[195].

Mahmut Nedim Paşa’nın sadareti döneminde, Teodor Kasap Efendi’nin 2 Haziran 1871 tarihinde Diyojen gazetesi, genel adaba ve devlet menfaatine aykırı yayın yaptığı gerekçesiyle iki ay süreyle tatil edilmiş, Mahmut Nedim Paşa’dan sonra Sadrazamlığa getirilen Mithat Paşa döneminde ise, ‘bazı tanınmış kimselerin namlarına ve onurlarına dokunacak isnatlarda bulunduğu’ gerekçesiyle 13 Ocak 1873’de tamamen kapatılmıştır. Yine Teodor Kasap Efendi tarafından çıkarılan Hayal, Çıngıraklı Tatar gazeteleri de, şakayla karışık, hükümetin iç ve dış politikadaki uygulamalarını gerçekte ciddi şekilde tenkit ettiklerinden, hükümet yetkililerinin rahatsızlığına sebebiyet vermiş olsa gerek, Diyojen’le aynı akıbete uğramıştır[196].

1839-1876 tarihleri arasını kapsayan Tanzimat Dönemi, Türk basın tarihinde pek çok ilkin yaşandığı bir dönem olmuştur. Bu dönemde gazetecilik mesleğinin gerçekte üstlenmesi gereken misyon, Batı kültürüyle bir şekilde etkileşimde bulunmuş ileri görüşlü bir kısım Türk aydınınca fark edilmiş ve daha sonra gazetecilik faaliyetlerine girişecek bu öncü aydınlar vasıtasıyla bu doğrultuda bir gazetecilik anlayışı Türkiye’de yerleşmeye ve gelişmeye başlamıştır. Dolayısıyla ilk fikir gazeteleri bu dönemde ortaya çıkmıştır. Yine, bunu izleyen dönemde ilk gazete kapatma olayları, ilk gazete tatilleri, gazetecilerin ilk tutuklanma ve sürgüne gönderilme olayları da bu dönemde gerçekleşmiştir. Basın faaliyetlerini denetlemek için ilk hususi kurum bu dönemde teşkil edildiği gibi, ilk basın kanunu ve basını doğrudan denetim altına alan, Türk basın tarihindeki doğrudan basınla ilgili ilk kararname de bu dönemde yayınlanmıştır[197].

Bu dönemde, ‘gazetecilik’ başlı başına bir meslek olarak algılanmaya başlanmış, memur gazetecilerin yanı sıra geçimini yalnızca gazetecilikten temin eden gazeteciler bu dönemde kendini göstermiş ve hızla çoğalmıştır. Gazetecilik ve dergicilik alanında pek çok ilk bu dönemde ortaya çıkmış; Türk basın tarihindeki ilk dergi, ilk resimli dergi, ilk ekonomi dergisi, ilk resimli gazete, ilk tiyatro gazetesi, ilk kadın gazetesi, ilk çocuk gazetesi, ilk mizah gazetesi ve ilk müstakil mizah gazetesi bu dönemde yayına girmiştir. Lüks baskı ve rotatif tekniğiyle baskı da yine ilk kez bu dönemde gerçekleşmiştir. Tanzimat Dönemi; Türk basın tarihinde gazete ve gazetecilik anlayışının tümden değiştiği, bu mesleğe gerek halk, gerek devlet adamları, gerekse mesleği ifa edenlerce bambaşka bir perspektifle bakılmaya başlandığı bir dönem olmuştur. Türkiye’de, ‘kamuoyu’ kavramı bu dönemde anlamını bulmuş ve önem kazanmış, yine bu dönemde, ‘hürriyet’, ‘parlamentarizm’ ve ‘demokrasi’ fikirleri ilk kez kamuoyunun önüne sunulmuştur. Denilebilir ki; değişen gazetecilik anlayışının etkisiyle, 23 Aralık 1876’da I. Meşrutiyet’in ilanıyla son bulan Tanzimat Dönemi, Osmanlı Devleti’nin siyasî yaşamının ileriki tarihlerde de belirleyicisi olmuştur[198].

Tanzimat dönemini bitirmeden Türk siyasi ve gazetecilik tarihini etkileyen Jön Türk hareketlerinin ilk ayağı olan 1867-1876 arası Tanzimat Döneminde Avrupa’daki Gazeteciliğe bakmak gerekiyor.

8: Avrupa’da çıkan ilk Türk gazeteleri: Jön Türk gazeteleri

Osmanlı’da bazı aydınlar Avrupa’daki fikirlerden esinlenerek 1865 yılında Yeni Osmanlılar Derneği’ni kurmuşlardır. Bu oluşumun dışarıdaki çalışmaları iki döneme ayrılır Abdülaziz dönemi(1865-1876) Abdülhamid dönemi (1878-1908).

Batı’ya yönelişle beraber yeni bir kurum olarak yerini alan gazeteler toplumu belli oranda aydınlatmıştır. Ancak Batı devletlerinin baskısı, toprak kayıpları, ekonomik baskılar gibi nedenlerle devlet bazı tüzük ve kararnamelerle basını susturmayı denemiştir. Bu durum kurtuluşu meşrutiyette arayan bazı aydınlarla kopuşu doğurmuştur.

Böyle bir ortamda bazı aydınlar, Avrupa’daki fikirlerden esinlenerek 1865 yılında Yeni Osmanlılar Derneği’ni kurmuşlardır. Programlarının özeti memlekette mutlakıyet idaresi, meşrutiyete çevirmektir. Özgürlük, eşitlik ilkeleri ve Millet Meclisi’ni padişaha açtırmak istedikleridir. Ancak ülkenin böyle kurtulacağına inanmışlardır [199].

Ülkede kurulan Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin (1865) üyeleri, basın yoluyla halka yararlı olamayacaklarını anladıkları için yurt dışına kaçmışlardır. Böylece yurt dışında muhalif bir basın oluşmuştur. Yurttaki gazeteler de özgürlükten yoksun bir hava içinde, Sadrazam Ali Paşa’yı (Kararname-i Ali) kızdırmamak için çaba harcayan organlar haline gelmişlerdir.

Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin daha sonra fiili başkanı olan Mustafa Fazıl Paşa’nın Mart 1867’de Padişah’a hitaben yayınladığı mektup “Ariza”, Yeni Osmanlılar’ın temel görüşlerini yansıtması açısından önemlidir. Ariza’da yer alan temel önerileri şöyle özetlemek mümkündür:

“- Padişahların sarayına en güç giren şey doğruluktur. Onların çevrelerinde bulunan kimseler doğruluğu kendilerinden bile gizlerler.

– Ulusların hayatında birinci derecede önemli olan ve düzenleyici durumda bulunan şey hürriyettir. Onun yerini başka hiçbir şey tutamaz.

– İdare şeklini değiştiriniz ve serbest bir düzen kurarak devleti kurtarınız.

– Ulusların hukukunu tahdit ve tayin eden din ve mezhep değildir. Zira din, dünya işlerine karışırsa hepimizi yok eder. Kendisi de yok olur.

Bizi çöküntüye götüren şey, eski usul ve sistemlerle yönetilmemizdir. Artık bu usulü bırakalım, diğer devletlerin kabul ettiği yeni idare şeklini kabul edelim.

– Her eyaletten serbestçe seçilecek üyelerden oluşan bir Millet Meclisi kurulsun. Milletvekilleri İstanbul’a gelsinler ve halkın ihtiyaçlarını doğru size arz etsinler.”

Sultana hitaben (Hünkarım) sözcüğü ile başlayan bu mektup1867 yılı başında Paris’te Fransızca olarak basılmış; İstanbul’daki(Courrier d’Orient) gazetesi sahibi Jean Pietri’nin yardımlarıyla Fransız Kayol’un litografyasında 50 bin nüsha çoğaltılarak elden ele dağıtılmıştır. İstanbul kamuoyunda büyük yankılar uyandıran bu mektup (Courrier d’Orient) gazetesinden başka 21 Şubat 1867’de Muhbir gazetesinde, iki gün sonra da Tasvir-i Efkar’da yeniden yayınlanmıştır [200].

Tasvir-i Efkar osmanlı'da basın tarihi

Bu dönem Abdülaziz’e ve onun sadrazamı olan Ali Paşa’ya karşı olan genç aydınların 1865 yılında kendi aralarında gizli bir örgüt kurmalarıyla başlar. Yeni Osmanlılar özellikle ‘meşveret fikrini benimsemişlerdir.(Batılı parlamentarizm’den ziyade, İslami ve dini temellere dayalı bir meşrutiyet sistemi).Ancak örgütün gizli faaliyetleri öğrenildikten sonra, ilk tutuklamalar başlamış bu nedenle yurt dışına kaçmalar yoğunlaşmıştır. O sırada Paris’te bulunan  ve hükümete muhalif olan eski nazırlardan Mısırlı Prens Mustafa Fazıl Paşa, Genç Osmanlıları Avrupa’ya çağırdığından, bu çağrıya uyan Ziya Bey, N.Kemal, Agah Efendi ve Ali Suavi 1867 Mayısında gizlice yurt dışına çıkmışlardır[201].

Mustafa Fazıl Paşa yazdığı çağrı mektubunda parası olduğunu ve bu paranın onların ve vatanın özgürlüğünün emrinde olduğunu söyler. Ve bu çağrı üzerine yapılan buluşmada Muhbir gazetesinin yayınlanmasına karar verilir.

8.1: Muhbir (1867)

Ali Suavi, ilk olarak 31 Ağustos 1867’de, Londra’da Yeni Osmanlılar adına “Muhbir” gazetesini yayımlamıştır. Türkiye dışında yayımlanan ilk gazete Muhbir’dir. Muhbir, 31 Ağustos 1867 ile 3 Kasım 1868 tarihleri arasında 50 sayı çıkmıştır. İçine Fransızca ve İngilizce ekler de konulan gazetede, ülke sorunları geniş biçimde ele alınarak uygulamalar eleştirilmiştir. Muhbir’de, hemen hemen tüm yazılar, Ali Suavi’nin kaleminden çıkmıştır. [202].

Bu gazetede meşveret fikrinin yanı sıra, millet adına yapılan borçlanmalara, eğitim ve öğretim sistemindeki gereksinimlere bol bol yer veriliyordu. Meclis fikri hükümetçe alınmazsa halkın bunu zorla alacağını söylüyordu[203].

Ali Suavi yazılarından birinde, idealizm uğruna dost kaybetmeyi de göze aldığını belirtir ve şöyle devam eder.

“Ben, Türkistan’ın (Türkiye’nin) hayrına şeyler yazacağım. Mademki ben Arabistan ve Anadolu’yu ve Rumeli’yi gezmiş ve bütün vatanımı karış karış bilmiş ve milletimin dilindeki eserleri okumuş, öğrenmiş bir adamım, elbette vatanımı Mösyö Çörçil’den ve lala kucağında büyüyenlerden daha ala bilirim ve yazarım. Öyle bir adamım ki icabında yalın ayak yürümek, toprak üstünde yatmak, kuru ekmek kemirmekten sıkılmam. Nerede bulunsam kalemim beni besler.”[204].

Üstteki yazıdan da anlaşılacağı gibi Ali Suavi dava arkadaşlarıyla problemler yaşamaktadır.

Kısa bir süre sonra Yeni Osmanlılar, Ali Suavi’nin, yapısındaki eylemci dinamizmi gazeteye fazlasıyla yansıtması yüzünden, Muhbir’in, derneği temsil eden bir organ olmadığını belirterek, yeni bir gazete çıkarmaya karar vermişlerdir [205].

8.2: Hürriyet (1868)

Yeni Osmanlılar’ın “yeni sözcüsü” olarak Londra’da, 29Haziran 1868 tarihinde, önce Reşat Bey’in, sonra Namık Kemal’in yönetiminde “Hürriyet” gazetesi yayımlanmıştır.63. sayıya kadar gazeteyi Namık Kemal ve Ziya Paşa birlikte yayımlamışlardır. Eylül 1869’da Namık Kemal ayrılmış ve gazetenin yönetimi, kapanana kadar Ziya Paşa’ya kalmıştır. Ali

Suavi de gazeteye sürekli yazı vermiştir[206].

Ali Suavi’nin, 20 Ocak 1869’da çıkan bir yazısı “Sadrazam Ali Paşa’nın öldürülmesini teşvik edici” sayıldığı için, İngiliz adliyesi, gazetenin yöneticileri hakkında bir kovuşturma açmıştır.

Bu gelişme üzerine, Ziya Paşa İsviçre’ye kaçmış ve 3 Nisan1870’te, Hürriyet’i 89. sayıdan başlayarak Cenevre’de çıkarmaya başlamıştır. Gazete burada ancak 11 sayı çıkabilmiş, 29 Mayıs1870 tarihli 100. sayıdan sonra da kapanmıştır. Her iki gazete de yayınlarında, “Meşrutiyet’in kurulmasını, danışma sisteminin ve basın özgürlüğünün gelmesiyle yönetim üzerinde bir denetimin gerçekleşmesini” istemişlerdir. Muhbir’in, özellikle geniş halk kitlelerine yönelik, canlı ve kolay anlatım diline karşılık, seçkinci bir tavırla Yeni Osmanlı aydınlarına özgü düşünce ve kavramları kullanan Hürriyet,“Türkiye’nin ilk düşünce gazetesi” olarak nitelendirilmiştir[207].

8.3: Paşadan İhtilalcı olur mu? Mustafa Fazıl Paşa’ya yönelik eleştiriler

Mustafa Fazıl Paşa  daha sonra Babıali ile anlaşıp Genç Osmanlıları kendi başlarına bırakmış ve böylece Jön Türkler mali yönden desteksiz kalmıştır. Bu neden Agâh Efendi Paşayı (cahil chateaubriand) diye nitelendiren Agâh Efendi ‘Ben bunu çoktan bekliyordum. Çünkü dünyanın hiçbir yerinde bir prensin ihtilalci olduğu görülmemiştir. Olsa olsa ihtilalcilerin amaçlarına yardım eder.’ demiştir[208].

Kaldı ki Genç Osmanlıların da aralarında giderek anlaşmazlıklar çıkmıştır. Hepsi ulusu kurtarmak istiyorlar, fakat nasıl kurtaracakları konusunda bir anlaşmaya varamıyorlardı. Bir kısmı meşrutiyet ilan edilmesini istiyor, bir kısmı bunu imkânsız görerek Ali Paşa’nın düşürülmesini öneriyor, bir kısmı da bunların köksüzlüğünü belirterek, çağdaş bilimlerin milletle yayılmasını, milletin kurtuluşu için zorunlu görüyordu. Ancak M. C. Kuntay’ın belirttiği gibi bütün hepsinin (245 kişi) istemediği şey Ali Paşa’ydı [209].

Namık Kemal 1870’de özel bir afla yurda döndü. Diğerleri ise 1871 sonundan itibaren, Ali Paşa’nın ölümünü takiben çıkarılan genel afla döndüler [210].

Daha öncede bahsedilen gibi Namık kemal yurda dönüşte İbret gazetesini çıkarttı. Ancak genel affa rağmen Mahmut Nedim Paşa dönemi de pek beklenen özgürlük ortamı yoktu. Ahmet Mithat döneminde radikal Yeni Osmanlıların gazetesi olan İbret’in yazarları çeşitli baskılara mazur kaldıktan sonra bu işin Sultan Azizle gerçekleştirilemeyeceğini inanıyordu. Onun için veliaht Murat’la ilişkiye geçtiler. Özgürlüklere dayanan ıslahatı onu tahta geçirerek gerçekleştirmeyi tasarlıyorlardı. Bu inanç sebebiyledir ki, 1876’da ilk Osmanlı anayasası hazırlanırken basın özgürlüğü özellikle dikkate alınmıştır [211].

9: Abdülaziz sonrası kısa bir özgürlük dönemi

30 Mayıs 1876’da, yeni iktidara gelmiş bulunan Mütercim Rüştü Paşa Hükümeti tarafından Abdülaziz tahtan indirilmiş; yerine 5. Murat Padişah olmuştur. Ancak üç ay Padişahlık yapabilen 5. Murat’ın kısa süreli iktidarında, geçici bir özgürlük dönemi başlamış; bundan yararlanan sürgünler İstanbul’a dönmüşler; gazetelerde her çeşit yazılar yayımlanır olmuştur. Batı ile yakın ilişkiler kuran Yeni Osmanlılar, devleti kurtarmak için, Müslüman ve Hıristiyan halkın tam bir eşitlik içinde, devlet ve ülke işlerine karışması gerektiğine inandıklarından, ülkede meşrutiyet idaresinin kurulması gereğini şiddetle savunmuşlardır[212].

31 Ağustos 1876 tarihinde, 5. Murat akıl hastası olduğu gerekçesiyle, Şeyh-ül-İslam Hayri Efendi’den fetva alınarak tahtan uzaklaştırılmıştır. 5. Murat’ın yerine, meşruti yönetimi kabul edeceğini vaat eden, bir anayasa yayımlanmasına ve milletvekilleri meclisinin kurulmasına söz veren, kardeşi İkinci Abdülhamid, 31 Ağustos 1876’da, Osmanlı’nın 34. Hükümdarı olmuştur [213].

9.1: Kanun-u Esasi (Anayasa) (1876) ve basın

Bu anayasayla ilk kez Osmanlı Devleti’nin genel yapısı, organları, bunlar arasındaki ilişkiler, yurttaşların temel hak ve özgürlükleri bir kanun metni içinde kayda geçirilmiştir. 119 maddeli Osmanlı Kanun-u Esasisi’nin 12. maddesi,“Matbuat kanun dairesinde serbesttir.” hükmünü taşımaktadır. Oysa basına çeşitli kısıtlamalar getiren 1857 tarihli Matbaalar

Nizamnamesi, 1864 tarihli Matbuat Nizamnamesi ve 1867 tarihli Ali Kararname hala yürürlüktedir. Aynı yıl İstanbul’da, 13’ü Türkçe, 1’i Arapça, 9’u Rumca, 9’u Ermenice, 3’ü Bulgarca, 2’si İbranice, 7’si Fransızca, 2’si İngilizce, 1’i Almanca olmak üzere 47 gazete yayımlanmaktadır. Tanzimat öncesinde 250 (başlık) dolayında kitap yayımlanmışken,

1876’ya girilirken kitap (başlık) sayısı 3 bin dolayına ulaşmıştır[214].

9.1.1: Matbuat (Basın) kanun tasarısı (1877)

Mithat Paşa’nın sadrazamlığı sırasında yeni bir Basın Kanunu tasarısı hazırlamak üzere bir komisyon kurulmuştur. Kısa zamanda hazırlanan tasarı, 1877 Nisanı’nda, Mebusan Meclisi’ne getirilmiştir[215].

Bu tasarı Meclis’te görüşülürken uzun tartışmalara neden olmuş; özellikle gazete çıkarmak ve basımevi açmak için hükümetten ruhsat alınmasıyla ilgili maddeler büyük tepkiyle karşılanmıştır. Milletvekilleri, basının serbest olmasını savunarak, hükümetin hazırladığı tasarıyı, “Basın Kanunu değil, tüm özgürlükleri kısıtlayan ve basına kilit vuran bir Ceza Kanunu” olarak nitelendiriyorlardı[216].

Basının serbest olduğu ülkelerin her bakımdan ilerlediğini, hazırlanan tasarıda para ve hapis cezasından başka bir şey bulunmadığını, oysaki suç işleyenleri cezalandıracak bir Ceza

Kanunu’nun olduğunu ileri süren milletvekilleri, mizahı yasaklayan ve kefalet akçası yatırılmasını öngören maddeleri çıkardıktan sonra 2 Mayıs 1877’de, tasarıyı kabul etmişlerdir.

On gün sonra Ayan Meclisi’nden de geçen kanunu İkinci Abdülhamid, yapılan değişiklikleri uygun görmediğinden onaylamamış ve kanun yürürlüğe konulamamıştır [217].

Kısa bir  özgürlük dönemi  dediğimiz bu dönemde de basın yine kısıtlamalar içinde kalmıştır. Bu dönemin başlangıcı 30 Mayıs 1876, yani Abdülaziz’in tahttan indirilmesi tarihlidir. Sonu ise 13 Şubat 1878, yani Meclis-i Mebusan’ın kapatılmasıdır. Ama meclisin kapatılmasından önceki dönem de çok sıkı koşullar altında geçmiştir. 23 Nisan 1877’de ’93 Harbi’ denen Osmanlı-Rus Savaşı patlak vermiştir. Bu olay Abdülhamid’e her alanda sıkı önlemler almaya yöneltmiştir[218].

Anayasanın 113. Maddesi padişaha gerektiğinde sıkıyönetim ilan etme ve sürgün hakkı tanıyordu. Osmanlı-Rus Savaşı’nın yenilgiyle sonuçlanmasının eleştirilmesi, milletvekillerinin bakanları sorgulamaları ve saraydan, harcamaların hesabının istenmesi üzerine, İkinci Meclis Padişah tarafından, 14 Şubat 1878’de kapatılmıştır. 13 Aralık 1877’den, fesih tarihi 14 Şubat 1878’e kadar 30 toplantı yapan ikinci meclis, bu arada İntibah-ı Mebusan Kanunu’nu da çıkarmıştır. “93 Harbi” sona erdikten sonra da açılmayan Meclis’in tatili 30,5 yıl sürmüştür [219].

9.2: Kısa özgürlük döneminden acı bir hadise

Abdülaziz devrilmiş, hürriyet kahramanları iş başına gelmiştir ama, basının her şeyi yazmasına izin verilmemiştir. Hayal gazetesi sahibi Teodor Kasap bu durumu eleştirmek için ‘Matbuat Kanun Dairesinde Serbesttir’ yazısıyla elleri ve ayaklarına zincirle vurulmuş bir Karagöz deseni yayınladığı için 3 yıla mahkum olmuş ve İstanbul’dan kaçmıştır[220].

10: İkinci Abdülhamid ve İstibdat dönemi

Alman Milli Birliğinin kurulmasını gerçekleştiren meşhur devlet adamı,  Bismarck’ın ‘Dünyada 100 gram akıl varsa, bunun 90 gramı Abdülhamid Han’da, 5 gramı bende, kalan 5 gramı da diğer dünya siyasilerindedir,’ diye tarif ettiği Abdülhamid belki de Osmanlı İmparatorluğunun en çok tartışılan padişahıdır. Kızıl Sultan iddiası, Albert Vandal adlı bir Fransız yazar tarafından ortaya atılmıştı. Atılış sebebi de, Abdülhamid’in Ermeni isyanlarını bastırmış olmasıdır. Bu iddiaya Jön Türk’lerin sahip çıkmasının nedeni ise  Abdülhamid’in baskıcı rejimidir. Abdülhamid’in sevenleri ise ona ‘Ulu hakan’ sıfatını layık görür. Basına uygulanan baskıyı kabul etmekle beraber bu uygulanan baskıcı rejimin devletin parçalanmasını engellemek için gerekli olduğunu söylerler.

Abdülhamid 1876’nın son çeyreğinde tahta çıkmış ise de ‘Abdülhamid Rejimi’ diye bilinen ve temelini, kapalı, baskıcı yaklaşımın oluşturduğu düzen, 1878’den sonra kesin şeklini almış ve giderek sertleşmiştir.(ilk 1 buçuk yıllık döneminin hayli liberal olduğunu söylemekte fayda var)[221].

31 Ağustos 1876-27 Nisan 1909 tarihleri arasındaki İkinci Abdülhamid döneminde, hiçbir yeni basın kanunu yapılmamıştır (1864 tarihli Matbuat Nizamnamesi ile 1867 tarihli Ali Kararname). Eleştirel görüşe göre: 14 Şubat 1878’de Mebusan Meclisi’nin kapatılması sonrası, 34. Padişah İkinci Abdülhamid’in hüküm sürdüğü 27 Nisan 1909 tarihine kadarki dönemde, ifade ve basın özgürlüğü alanlarındaki gelişmeleri “Basın sansürü, basına konulan yasaklar, kitapların yakılması, gazetelerin kapatılması, yandaş gazetecilere çıkarlar sağlanması, jurnalciliğin teşviki, yabancı basının satın alınması, yabancı ülkelerle haberleşmenin engellenmesi.” ana başlıkları altında özetlemek mümkündür[222].

Abdülhamid’in uyguladığı baskıcı rejimi devleti kurtarmak için gerçekleştirdiğini söyleyenler ise: Abdülhamid birçok teknik ve bilimsel gelişmeyi desteklemiş, halkın kültürünü arttıracak çalışmalar yapmıştır.

10.1: Sıkıyönetim Nizamnamesi (1877)

Rusya ile Savaş hali ve Sultanın daha sıkı bir basın kontrolü istemesi de hükümeti zor duruma düşürdü. Basına karşı tutum Mithat Paşa ile padişah arasındaki en büyük anlaşmazlığı oluşturmaktaydı[223].

Anayasa’nın 113. maddesi Padişah’a, gerektiğinde sıkıyönetim ilanı ve devlet güvenliği bakımından zararlı göreceği kimseleri sürgün etmek hakkını vermiştir. Bu anlaşmazlıklar sonucu 113. maddenin 2. fıkrası çok geçmeden Mithat Paşa’ya uygulanmıştır. 5 Şubat 1877’de istifaya zorlanan Mithat Paşa, Avrupa’ya sürgün edilmiştir[224].

Bu nizamname gerekli gördüğü zaman padişaha gazeteleri kapatma yetkisi de verir.

10.2: İslami basın

Sezai Karakoç Abdülhamid’in  memleketi kurtarmak için eğitimli bir kuşak yetiştirme hamlesinden dem vurur, Mehmet Akif‟in de Abdülhamid döneminde ve onun kurduğu sistemde eğitim hayatına başlamasını önemli ve anlamlı bulur. Karakoç‟un Abdülhamid‟in eğitimli bir nesle olan hayaline temas etmeyi özellikle istediği müşahede eder[225]. Karakoç’un da belirttiği gibi bir denge politikası izleyen Abdülhamid Batı’daki düşmanlara belli etmeden İslami düşünceyi yaymaya çalışmış ve böylede bir basın tasavvur etmiştir.

Devlet’i kurtarmak için, düşmanların kuşkusunu uyandırmadan, İslami dayanışma ve bütünleşme gerçekleştirmek de basına önerilen hedefler arasında olmuştur. Bu politika, İkinci Abdülhamid’in tek başına icadı değil; İslam dünyasındaki bir oluşumun sonucudur. 1870’lerden sonra Hindistan’da, İslami basının kökleştiği bilinmektedir. 1878’den sonra ise bağımsızlığını yitiren Türk topluluklarının bulundukları bölgelerde, özel Türkçe basının yaygınlaştığı görülmüştür.

1878-1907 arasında Bulgaristan’da 47 Türkçe (bazıları yarı Bulgarca) gazete ve dergi yayımlanmıştır. Kıbrıs’ta ilki 1889’da olmak üzere 11, Romanya’da 5 Türkçe yayın bulunmaktadır. Azerbaycan’da, “Ekinci”nin (1875) ve Kırım Bahçesaray’da “Tercüman”ın (1883) yayımlanmasıyla çok önemli ulusal- dinci akımlar başlamıştır[226].

Özellikle Gaspıralı İsmail Bey’in yönettiği Tercüman, yalnızca Rusya Türkleri’ni değil, Osmanlı aydınlarını, hatta Mısır’daki Müslüman reformcuları da etkilemiştir. Ancak İslamcılık eğilimi, katı bir Batı düşmanlığıyla yüklü olmamıştır. Gazetelere önerilen, Avrupalı devletlere ve elçilere son derece saygılı davranmak, özel uyarı almadan, yabancı devletlerin politikalarını eleştirmemek olmuştur. Kendi içişlerine karışılmasını istemeyen İkinci Abdülhamid, öteki ülkelerin içişlerine burnunu sokmak istememiştir[227].

10.3: Basın sansürü

Şüphesiz Avrupa’nın pek çok ülkesinde gazete üzerinde denetimler başından beri mevcuttu. Ama Türkiye’den başka gülünçlüğün en üst noktasında vardığı başka bir ülke bu dönem içerisinde yoktur. Çünkü yayın ve basın alanında görevli memurların çoğu doğru dürüst okuma-yazma bilmiyorlardı. Neyi sansür kapsamına aldıklarının farkında bile değillerdi. Öyle ki Abdülhamid’i öven kitabın ülkeye sokulması bile yasaklanmıştı ve kullanılması ve yazılması yasak sözcükler listesi oluşturulmuştu[228].

Öte yandan Nesimi Yazıcı bu kaotik ortamın sadece padişaha mal edilmesine karşı çıkar ve bu konuda şöyle konuşur: Bilindiği gibi Abdülhamid’in basın karşısındaki tutumu, çoğu defa yalnızca şiddetli bir sansür ve basın hürriyetinin karşısına devamlı engeller çıkarması şeklinde değerlendirilir. Bizim kanaatimize göre bu yargılar yanlış olmasa bile, yeterli araştırma yapılmadan ve ayrıca da içinde. Bulunulan şartlar gerektiğince değerlendirilmeden.  verilmişlerdir. Öte yandan, 1876-1909 dönemini sadece padişaha mal etmek ne derecede gerçekçi olabilir? Bu nedenle tarihimizin bu devresindeki Türk Basını ‘m bir bütün olarak ele almak yerinde olacaktır. Yani başta Abdülhamid olmak üzere, onun sadrazamlarının, üst düzey yöneticilerinin görüşleri, uygulamaları ve bu sonuçlara ulaşıldığı sıradaki ülke şartlarını birlikte göz önünde bulundurmak gerekir. Bu ise oldukça uzun araştırmaları içerecek, yorucu ve uzun süreli çalışmalara bağlıdır [229].

1878’de Sıkıyönetim Nizamnamesi’nin uygulanması ile başlayan sansür önce siyasal gazeteleri kapsarken 1882’de her çeşit gazete ve dergi bu kapsama girdi.

Bu dönemde 3 tür sansür vardı.

Türkçe ve azınlık dilleriyle yayınlanan gazetelerin sansürü(1878’de bir heyet kuruldu)

Gazete yazı işleri müdürleri gazeteye girecek bütün yazıların provalarını her akşam Sansür Kurulu’na sunardı. Memurlarda gerekli düzenlemeyi yatıktan sonra gazeteyi geri gönderirdi.

2.Türkiye’de ve dışarıdan gelen yabancı dillerde basılan gazetelerin sansürü

Dışişleri Bakanlığına bağlı ‘ Matbuat-ı Hariciye Müdürlüğü’ bu denetimi yapardı.

3.Yabancı ve yerli kitap sansürü[230].

Yasaklanan Sözcükler

Bazı kelimelerin kullanılması yasak edilmişti. Sansür memurları elde yazılı bir kural olmadığı halde bunları yazılardan çıkartıyorlardı.

O dönemden kalma belgelerden şu kelimelerin çıkartıldığı belirtiliyor. Grev, suikast, ihtilal, anarşi, sosyalizm, dinamo, dinamit, infilak, hal edilme(hükümdarın tahttan indirilmesi), kıtal(vuruşma), kanunu Esasi, hürriyet, vatan, müsavat(eşitlik), Bosna, Girit, Makedonya, büyük burun(padişahın burnuna gönderme), istibdat, beynelmilel(uluslararası),Cumhuriyet, mebuslar, bomba, Mithat Paşa, Namık Kemal[231].

Bunların dışında ‘tahta kurusu’ gibi bazı gülünç kelimelerin de kullanımı yasaklanmıştı. Çünkü yanlışlıkla tahtın kurusun diye okunabilirdi[232]. Kimya ile ilgili yazılarda  0=AH gibi simgelerin kullanımı yasaktı. Çünkü bunlar ‘Abdülhamid= sıfır olarak anlaşılabilirdi[233].

Gazeteler sansürün isteklerini harfi harfine uymak zorundaydı. Küçük bir yanlışlık gazetenin kapatılması sonucunu doğuruyordu. Bazı durumlarında niteliği değiştirilerek okuyucuya verilmesi gerekliydi. Örneğin Avrupa’da bir devlet adamının siyasi nedenlerle öldürülmesi, kalp sektesinden ölüm şekline yazılıyordu [234].

10.4: İstibdat dönemi gazeteleri

Her ne kadar sansürün acımasız tutumu basını renksizleştirse de bu dönemdeki özellikle teknikteki gelişmeler ve halkı eğitme amacı önemli görülmektedir.

İkinci Abdülhamid, basının yaygınlaşmasını istemiştir; ancak denetim altında tutulan, Yıldız Sarayı’nın güdümünde, hükümet buyruklarına uyan, tek sesli bir basın… 1903’te yayımlanan bir Şura-yı Devlet kararnamesinde, basının illere yayılması, yerel tarım, doğal kaynaklar ve kültür konularının, halkın yararına olarak işlenmesi, konuların sade bir dille yazılması, gazetelerin köylere kadar götürülmesi önerilmiştir. Tek düzeylilik öneri ve baskılarına karşılık basın, yapısının doğal niteliklerinden yararlanarak, işlevine bir dinamizm katmak istemiş ve teknik açıdan çok gelişmiştir. Koşullar gereği, siyaset ele alınarak işlenemeyince de basında edebi konular ağırlık kazanmıştır[235].

Bu dönemdeki bir başka eğilim de yerli yazılar yerine, çevirilere yer vermek olmuştur. Basit dille kaleme alınmış bilim yazıları, edebi değeri düşük roman ve öykü çevirileri gazeteleri doldurmuştur. 30 yıllık dönem, çıkan gazeteler ve dergilerin sayısı açısından iki bölümde değerlendirilebilir. 1879-1887 arasındaki yıllarda İstanbul’da ortalama 9-10 yeni yayın, her yıl piyasaya çıkmıştır. Bunların arasında, gazeteden çok dergiler bulunmaktadır. Ancak mizah dergilerine, İkinci Abdülhamid’in tüm yönetimi boyunca hiç izin verilmemiştir.

1887-1908 arasındaki ikinci bölümde ise yılda ortalama, ancak bir yeni yayın görülmüştür. Çeşitli kısıtlamalara rağmen, bu dönemde normal olarak 12-15 bin günlük tiraj yapan, olağanüstü durumlarda tirajı 30 bine kadar yükselen gazeteler vardır. 15 Ocak 1891 tarihli bir belgede, Yıldız Sarayı’ndaki Tercüme Kalemi’ne, sürekli olarak 154 gazete ve derginin geldiği ve bunların içinden önemli yazı ve haberlerin özetinin her gün Padişah’a okunduğu belirtilmektedir[236].

10.4.1: Tercüman-ı Hakikat (1878) ve Ahmet Mithat Efendi

Bu gazetenin yaşamını etkisini Ahmet Mithat’la beraber anlatmak gerekir. Ahmet Mithat Efendi (1844-1912), 1868’de Mithat Paşa’dan destek görerek Tuna Vilayet Gazetesi’nde gazeteciliğe başlamış; Zevra, Basiret gazetelerinde çalışmış; Devir, Bedir ve

Dağarcık gazetelerini çıkarmış; İbret’in eylemci yayınlarında etkin rol oynadığından sürgüne gönderilmiştir. Ahmet Mithat Efendi, sürgün dönüşü bir süre Takvim-i Vakayi’nin müdürlüğünü yapmış, Tercüman-ı Hakikat’i kurduktan sonra gazetenin yaklaşık yarısını kendi yazılarıyla doldurmuştur. Ansiklopedik bilgilerini halka yansıtma çabalarında çok başarılı olmuş; politikanın yasak olduğu bir dönemde, halka okuma zevkini aşılamayı başarmıştır. Bir mücadele gazetecisi olmaktan çok “öğretici gazeteci” olmuş; gazetesi de bu görevi üstlenmiştir[237].

Hace-i Evvel (ilk öğretmen) olarak anılan Ahmet Mithat kendisine ‘yazı makinesi’ dedirtecek kadar çok yapıt koymuştur ortaya. Ama en önemlisi ‘halka yönelen’ halkın anlayabileceği basit bir dilde yazma çığırını açmıştır[238].

Tercüman-ı Hakikat, kendi döneminin öteki gazetelerine örnek olduğu gibi, birçok gazetecinin yetişmesine olanak sağlamıştır. Bu gazeteciler arasında Ahmet Rasim, Nigar Hanım, Halide Edip (Adıvar), Necip Asım, Ahmet İhsan (Tokgöz) ve Hüseyin Cahit Yalçın sayılabilir. Tercüman-ı Hakikat, Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar yaşamıştır[239].

Abdülhamid’in Ahmet Mithat’ı sözcüsü gibi kullanmasının kökeninde fikirlerindeki benzerlik yatar. Abdülhamid çağdaşlaşmaya Tanzimat’a karşı değildi. Mithat da ‘biz Avrupa’lıyız diyecek kadar aynı düşüncedeydi. Bu benzerlik özgürlüklerin kullanımı konusundaki kısıtlayıcı anlayışta da örtüşüyordu [240].

Tercüman-ı Hakikat’ı, Sultan İkinci Abdülhamid’in yardımıyla 1876’da yayınlamaya başlayan Ahmet Mithat Efendi, güçlü bir devlet desteği altında, ulusal ekonominin geliştirilmesi ve sanayileşmenin başlatılması görüşlerini savunmuştur. Bunun sonucu olarak Ahmet Mithat Efendi, liberal ekonomi düşüncesini savunanlara karşı çıktığı gibi, Jön Türk aydınlarının ekonomik kökenlerden yoksun bir özgürlük savaşını sürdürmelerini de eleştirmiştir. Jön Türkler tarafından “saray yazarı” diye nitelenen Ahmet Mithat, Türkiye basınında, özellikle geniş okur yığınlarının beğenisine dönük fıkra türünün ve öğretici roman yazarlığının büyük öncüsüdür. Batı kültürünü halka tanıtmaya ve halkı eğiterek cahillikle savaşmaya büyük önem veren Ahmet Mithat, edebiyatın (roman, tiyatro) yanı sıra matematik, fizik, kimya, ekonomi, tarih, hukuk ve felsefe konularında da yazdığı yazılarla halkın, o dönemlerin deyişiyle “hace-i evvel”i ya da ilk öğretmeni olmuştur[241].

10.4.2:  Sabah (1875), (1882)

Papadopulos adlı bir Rum tarafından 1875’te, yayımlanan küçük boyutlu Sabah gazetesi, 1882’de Mihran Efendi tarafından satın alınmıştır. Mihran Efendi’nin yönetiminde, Şemsettin

Sami’nin başyazarlığa geçmesiyle etken bir gazete haline gelmiştir. Gazete kadrosuna daha sonraları Ahmet Rasim, Mahmut Sadık, Diran Kelekyan, Hüseyin Cahit Yalçın, Adnan Adıvar, Ahmet Emin Yalman ve Enis Tahsin katılmışlardır[242].

İstibdat döneminde Sabah gazetesinin en büyük rakibi İkdam gazetesidir. Her vesile ile bu iki gazete arasında, hakarete varan ve işi fikirden ziyade kişiselleştiren sert tartışmalar yapılmıştır. İkdam’ın sahibi Ahmet Cevdet’in Mihran Efendi için ‘hamaldır, okuması yazması pek azdır’ dediği, Mihran Efendi’nin de Ahmet Cevdet’i ‘kafası et doludur, beyinden eser yoktur’ şeklinde nitelendirdiği ileri sürülmektedir[243].

Ali Kemal’in yönetiminde, Peyam-ı Sabah’a dönüştürülen gazete, ittihatçılara muhalefetiyle ün yapmıştır. Milli Mücadele’ye karşı çıkarak, Kurtuluş Savaşı önderlerini “Bolşevik ajanı” olmakla suçlayan Ali Kemal, 1922 yılının Ekim ayında, Beyoğlu’nda bir berber dükkânından çıkarken yakalanmıştır. İstanbul işgal altında olduğundan, gizlice İzmit’e götürülen Ali Kemal, orada Nurettin Paşa tarafından sorgulanmıştır. Ali Kemal, sorgulamadan çıktıktan sonra, İzmit Saray Bahçesi’nde bekleyen halk tarafından taşlanarak linç edilmiştir [244].

10.4.3: İkdam (1896)

İkdam 1896’da Sabah’a rakip olarak, Ahmet Cevdet tarafından yayımlanmıştır. Kadrosunda Ahmet Rasim, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Necip Asım, Şinasi Hikmet, Teodor Kasap,

Mahmut Sadık, Abdullah Zühtü, Hüseyin Cahit Yalçın, Maliyeci Cavit Bey, Ali Kemal, Yakup Kadri, Falih Rıfkı gibi isimler yer almıştır. İkdam, Meşrutiyet’in ilk yıllarında 40.000’lik tiraja ulaşmış, Birinci Dünya Savaşı sırasında, çeşitli güçlüklere rağmen

25.000 dolayında satmayı sürdürmüştür. 1926 yılında yayınına son veren İkdam, başlığına “Türk Gazetesi” ibaresini yerleştiren ilk gazetedir[245].

Hıfzı Topuz’un deyimiyle ilk büyük gazete olan İkdam II. Meşrutiyet’in en önemli yayın organlarından olmuştur. Ancak İkdam’ın başlangıcı o kadar da parlak olmamıştır. Gazete çıkışından 4 gün sonra bir dizgi yanlışı yüzünden kapatılmıştır. Başmürettip satırlardan birini karıştırmış ‘Cenab-ı Padişahileri’ yerine ‘ Mösyö Cenab-ı Padişahileri’ yazılmıştır. İkdam yayınlandığı süre boyunca birçok gazeteciye okul olmuş bir gazetedir[246].

Ayrıca daha öncede belirtildiği gibi bu dönemde Pul Resmi adı verilen zorunluluk kaldırılınca gazeteciler bundan pay ister ve hiç anlaşamayan Mihran Efendi ve Ahmet Cevdet ilk kez anlaşır. Bunun sonucu gazeteciler greve gitse de bu işin sonu onlar için felaket olur.

10.5: Abdülhamid’in dış basına yardımları ve Muhammed Webb Efendi

Abdülhamid, ülkedeki olayların yurt dışına yansımasını asla arzu etmediğinden, yabancı basında çıkacak haber ve yorumlardan daima endişe etmiş ve büyük huzursuzluk duymuştur. Bu çeşit yayınları önlemek amacıyla yabancı basın muhabirlerinin çoğunu satın almış ve gizlice verdiği paralarla yabancı basında, aleyhinde yazılar çıkmasına mani olmuştur[247].

Bu olayların gazetelerin şantaj yapmasına kadar vardığı bilinir ancak padişahın Amerika’da bir gazetenin çıkmasına yardımcı olduğu pek bilinmez.

10.5.1: Muhammed Webb Efendi ve The Muslim World

Alexander Russell Webb 1846 yılında bir gazetecinin oğlu olarak Hudson’da doğmuştur. Babası Hudson Daily Star gazetesinin editörü olarak çalışmıştır. 1883 yılında Missouri Republican gazetesine geçmiştir. Bu gazetenin editörü iken Eylül 1887 yılında Filipinlere Amerika’nın Manila konsolosu olarak atanmıştır. Ortodoks Prespiteryen mezhebine mensuptu. Umduğunu bulamadığı bu dinden sonra arayışlarını sürdürmüştür. Webb, Manila’da 1887-1892 arasında altı yıl yoğun olarak dini araştırmalarda bulundu. Görevinden arta kalan zamanlarda yapmış olduğu araştırma ve incelemeler sonucu 1888 yılında Müslüman olmuştur[248].

Muhammed Webb’in ortaya çıkışı ve Amerika misyonunu gerçekleştirmeye çalıştığı dönemde Osmanlı Devleti ile olan ilişkisi (onu önce desteklemesi daha sonra da desteğini çekmesi) Webb’in karşılaştığı güçlükler ve devletin içinde bulunduğu durumla yakından ilgilidir. Bu dönemin Panislamizm olarak ifade edilen siyasetin ve bunun etkilerinin keşfedilmeye çalışıldığı zamanlar olması yanında, Ermeni olaylarının arttığı ve dış basında Osmanlı’nın mahkum edildiği, imajının çok sarsıldığı bir döneme rastlamaktadır.

Anadolu’da yükselen Ermeni hareketleri ve buna karşı alınan tedbirlerin Amerikan basınına yansıma şekli Avrupa’dan pek farksız değildi. Amerikan basınında Haik ve Ararat gibi Ermeniler tarafından çıkarılan gazetelerin sürekli yayınları yanında bunların doğrudan veya dolaylı etkiledikleri diğer gazetelerde de Osmanlı Devleti aleyhinde devamlı yazılar çıkmaktaydı. Osmanlı Devleti’nde ise iktidarının sembolleri, bunların dışarıdaki imajının önemini kavramış ve bunu devlet ve iktidarı için kullanmak isteyen II. Abdülhamid vardı. İzlediği panislamizm siyaseti çerçevesinde Osmanlı Devleti’nin Batı kamuoyunda saygınlığını koruma ve artırmaya ve basınla olan ilişkilerini düzeltmeye ve düzenlemeye çalışmaktaydı[249].

Osmanlı devlet adamları imaj kazandırmada, kamuoyu oluşturmada basının önem ve değerini ise çok önceden keşfetmişlerdi. Nitekim bu II. Abdülhamid devrinin uygulamaları ile birleşince bir zafiyet halini alabiliyor, bazı uyanıklar tarafından şantaj aracı olarak bile kullanılabiliyordu Muhammed Webb’in Amerika gazetelerinde Müslüman olduğu ve Amerika’ya geleceği haberleri yayınlanmaya başladığından beri Osmanlı elçiliği, hakkında bilgi toplamış ve merkeze göndermiştir. Osmanlı Devleti’nin Batı’da kamuoyu oluşturma güçlükleri nedeniyle bu durumu fırsat bilip onun hakkındaki en ince ayrıntı ve haberleri takip ettiğini görmekteyiz. Nitekim devlet bu dönemde yalnızca basını değil kendisine saygınlık kazandıracak bütün sergileri, fuarları, uluslararası kongre ve konferansları takip etmekte, devletin prestijini yükseltecek her türlü yardım fırsatlarını değerlendirmekteydi[250].

Çeşitli temaslardan sonra  Webb  Osmanlı elçiliğine gönderdiği mektupta mali yardım isteğini tekrarlamıştı. Ancak bu paralar yeterli olmamış Webb gazetesini kapatmak zorunda kalmıştır.

Osmanlı hariciyesi desteklemekte tereddüt ettiği hareketin, büyüklüğü ve başarısından daha doğrusu kendisine zarar vermeden faydalanabileceği bir düzeyde olup olmadığından emin olmak istiyordu. Webb yaptıkları çalışmalar sonucunda Amerika’nın başka şehir ve bölgelerinden de davetler aldıklarını fakat ekonomik sıkıntılar sebebiyle buralara gidemediklerini belirtmiştir Webb, İslâmiyet’i kabul ettikten sonra eski çevresini kaybettiğini, hatta yakınlarının ve dostlarının düşmanlığını üzerine çektiğini, ihtida etmeden önce sahip olduğu ve gelecekte olacağını umduğu yüksek mevkiden vazgeçtiğini, bütün bu zorluklar karşısında misyonuna devam edeceğini fakat ailesinin ihtiyaçlarını karşılayamamasının çalışmalarını engellediğini belirtmiştir. Şark Müslümanları eğer dinlerini seviyorsa kendisine yardım etmeleri gerektiğini söyleyerek Osmanlıdan da yardım istemişti[251].

Bu süreç sonunda iyi miktarlarda yardım alan Webb zimmet gibi suçlamalarla karşılaşmış bu da ona yardım eden Osmanlı yönetimini tekrar kuşkuya düşürmüştür.Sonuçta çok fazla bir etki yaratamadan Osmanlı maddi desteğini tamamen çekmiştir. Ancak Webb olayı 2. Abdülhamid’in basın ile birlikte dışarıda nasıl bir mantalite yaratmak istediğini bize anlatır.

10.6: İstibdat döneminde dergiler

Bu dönemde daha çok önem kazandığı anlaşılmaktadır. Çünkü zamanın yöneticileri dergileri gazetelerden daha az tehlikeli bulmaktadırlar. Bunların en önemlisi de Servet_i Fünun’dur[252].

10.6.1: Servet-i Fünun dergisi  ve diğerleri

İkinci Abdülhamid döneminin dergicilikteki büyük atılımının simgesi, Ahmet İhsan Tokgöz’ün (1868-1942), ilk sayısını 27 Mart 1891’de yayımladığı Servet-i Fünun’dur. Avrupa resimli dergileri kalitesinde bir yayın yapmak amacıyla çıktığı açıklanan Servet-i Fünun, Padişah’tan maddi yardım görmüş; yeni makineler ve ustalar getirilerek, 1893 Şikago uluslararası Fuarı’nda ödül kazanacak bir kaliteye ulaşmıştır. İçerik olarak önceleri aile, moda ve şiir dergisiyken, Tevfik Fikret’in katılmasıyla dönemin en etkili düşünce ve sanat yayını niteliğini kazanmıştır. Bu dergi, Edebiyat-ı Cedide akımını başlatmış; Hüseyin Cahit, Ahmet Hikmet, Hüseyin Siret, Mehmet Rauf, Cenap Şahabettin, Faik Ali, İsmail Safa gibi dönemin genç yetenekleri, Servet-i Fünun’un sütunlarında yetişmişlerdir. Servet-i Fünun’un bir katkısı da basın fotoğrafçılığında görülmüştür. Ülkede, amatör fotoğrafçılar arasında ilk yarışmayı bu dergi düzenlemiştir. Dergi ayrıca, 1897 Yunan Savaşı, Alman İmparatoru’nun Kudüs gezisi, Hicaz Demiryolu inşaatı gibi olayların fotoğraflarını yayımlayarak, hem klişecilik sanatında hem de basın fotoğrafçılığında, öncü atılımlar gerçekleştirmiştir. Servet-i Fünun, 1944 yılına kadar yayımlanmıştır[253].

Bu dönemde hemen hemen aynı kalitede “Malumat” adlı bir dergi yayımlanmışsa da yazar kadrosunun aynı üstün nitelikte olmaması, sahibinin de aşırı çıkarcı kişiliği nedenleriyle yeterli başarı gösterememiştir. Bu dergide, Ahmet Rasim’in yazdığı “Şehir Mektupları”, toplumsal yaşamı eleştirel bir yaklaşımla anlatması açısından ilgiyle karşılanmıştır. Dergide ayrıca “Baba Tahir”, Padişah İkinci Abdülhamid’e yerli yersiz aşırı övgüler yağdırırken, muhalif yazar ve gazetecilere de hakaret dolu yazılar kaleme almıştır. Düşünce ve edebiyat ağırlıklı “Mecmua-i Ebüzziya” da 1890-1897 yılları arasında etkili olmuştur. Ayrıca, “Mektep”, “Gayret”, “Nilüfer”, dönemin belli başlı dergileri olarak anılmışlardır[254].

10.7: İstibdat döneminde yurt dışında basın

İkinci Abdülhamid’in, 1877 Plevne Savaşı yenilgisinden sonra Mebusan Meclisi’ni dağıtması üzerine, yurt dışına çıkan bazı aydınlar bulundukları ülkelerde Jön Türk gazeteleri yayımlamışlardır. Örneğin, Hayal gazetesi 1878’de Paris’te, 1879’da Londra’da,

Ali Şefkati’nin çıkardığı İstikbal İstanbul’da kapanınca 1880’de Cenevre’de, Gencine-i Hayal 1881’de Paris’te yayımlanan Jön Türk gazeteleridir. Mutlakıyet idaresine karşı çıkmak ve Kanun-i esasi’yi tekrar yürürlüğe koymak amaçlı bu mücadele 1889 yılında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurulmasıyla daha çok gelişmiştir. [255].

1889 Mayısı’nda İttihat ve Terakki Örgütü kurulduktan sonra İngiltere, Fransa, Avusturya, Bulgaristan, İtalya, Yunanistan, Romanya, İsviçre, Brezilya, Belçika, ABD, Kıbrıs ve Mısır gibi ülkelerde, çoğu Türkçe bazıları Fransızca, Arapça, Almanca, İngilizce ve İbranice gazeteler yayımlanmıştır. Bunların en önemlileri Meşveret, Mizan, Osmanlı ve Şurayı Ümmet gazeteleridir[256].

11: İkinci Meşrutiyet (1908)

Osmanlı Devleti’nden yavaş yavaş koparak bağımsızlıklarına kavuşan ya da kavuşma savaşımı veren Balkan devletleri (Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan, Karadağ, Romanya), bir yandan da öteki Avrupa devletlerinden aldıkları destekle Makedonya’daki Osmanlı topraklarını paylaşmaya uğraşmaktadırlar. Abdülhamid yönetimi ise “idare-i maslahatçılık”, denilen oportünist politikasıyla olayları önlemeye çalışmış; Avrupa devletlerinden gelen istekleri, reformlara gidileceğini sık sık ifade ederek geçiştirmeye çalışmıştır[257].

Ancak gelişen süreçte karışıklar artmış bu karışıklıktan yararlanarak, büyük bir gizlilik içinde hücre çalışmaları yoluyla örgütlenen İttihat ve Terakki, adını bölgede bunalımın arttığı 1908 Mayısı’nda etkili bir biçimde duyurmuştur. Cemiyet, Rusya dışındaki “Büyük Devletler ”in (Düvel-i Muazzama: İngiltere, Fransa, İtalya, Almanya) Manastır Konsolosluklarına gönderdiği bildiride (layiha), Müslüman ve Hıristiyan bütün Osmanlıların, işlere yabancıların karışmasına karşı olduğunu duyurmuş; baskı yönetiminin bütün ülkeyi ve Osmanlı milletlerini ezdiği belirtilerek, herkesten, Cemiyet’in ülkeyi mutlu kılmak için başlattığı mücadeleye yardımcı olması istenmiştir. Bildiride, Makedonya’da çoğunluğu oluşturan Müslümanların, kışkırtmalar karşısında sabırlı davrandıkları ifade edilerek, sabrın da sınırı olduğu anımsatılmış: “Avrupa, eğer yardım etmek istiyorsa, Osmanlı Devleti’nin ayrılmaz bir parçası olan Makedonya’ya müdahaleden vazgeçmeli; baskı yönetiminin aşırılıklarına son vermek üzere İstanbul’a ve terörü önlemek üzere Sofya, Atina, Belgrat’a baskıda bulunmalıdır.” denilmiştir. Adını bu bildiriyle duyuran Cemiyet, yeraltı eylemlerine yönelerek, İkinci Abdülhamit yanlılarını hedef alan bir dizi cinayet de işletmiştir. Ardından, bazı İttihatçı subaylar, Tikveş, Arnavutluk, Resne ve Ohri’de çeteler kurarak dağa çıkmışlardır. Çok geçmeden de Firzovik’te toplanan 20 bin kadar Arnavut’un,

Saray’a meşrutiyet istediklerini dile getiren telgraflar çekmeleri sağlanmıştır. Bu gelişmeler üzerine, Abdülhamit, Kanun-u Esasi’yi yeniden yürürlüğe koyacağını ilan etmek zorunda kalmıştır[258].

11.1: Sansürün kaldırılışı (24 Temmuz 1908)

Sansür, 24 Temmuz günü, iki gazetenin sahiplerinin (İkdam sahibi Ahmet Cevdet Oran ile Sabah sahibi Mihran Efendi) kendi aralarında, gazete provalarını sansür için göndermemekte anlaşmalarından ve gelen sansür memurlarına, “Gazeteler hürdür artık. Sansür yasaktır. Gazeteleri sansür etmeye kalkmak ağır bir suçtur.” demelerinden sonra kalkmış; 25 Temmuz 1908 sabahı gazeteler yıllardan beri ilk olarak sansürsüz yayımlanmıştır. Sansürün kaldırıldığı 24 Temmuz günü de Cumhuriyet’ten sonra “Basın Bayramı” kabul edilmiştir[259].

Bu dönemin özelliği her aklından geçenin, her canı çekenin sokakta nutuk çekmesi gibi gazete, dergi çıkartmasıdır. Buna bir basın patlaması demekten çok basın çılgınlığı demek daha uygun düşecektir. Ziya Gökalp’ın bir anısı bu noktada önemlidir. Hapiste tanıştığı yaşlı bir Jöntürk ona ben göremem ama sen gençsin, ülkemizin özgürlüğe kavuşacağı günleri göreceksin. O zaman hiç tutmayın kafanızı her gün kurcalayan yazın ve yayınlayın. O özgürlük günleri fazla uzun sürmeyebilir ama fikirler bir kere yazıya dökülürse bir daha kaybolmaz [260].

Siyasal çekişmeler ve düşünce akımları da basına geniş ölçüde yansımıştır. O günlerde çıkan gazetelerde, anayasa, özgürlük, eşitlik, meşrutiyet kavramlarını öven, ateşli ve heyecanlı yazılar yayımlanmaya başlamıştır. Ancak gazetecilik hakkında hiçbir fikri olmayanların, ayrıca gazete çıkarmaya yeterli sermayeleri dahi bulunmayanların, kişisel hınçlarını dile getirmek amacıyla gazete yayımlamaya kalkıştıkları bu dönemde basın, her türlü frenden yoksun kalmıştır. Yayından evvel kontrol kalktığı gibi, yayından sonra da hiçbir cezalandırma söz konusu edilmediğinden, o günlerin basın hayatını, “tam bir anarşi” olarak nitelendirmek daha doğru olacaktır [261].

11.2: İkinci Meşrutiyetin ilk günlerinde İstanbul’da çıkan gazeteler

Meşrutiyetin ilk günlerinde İstanbul basınını temsil eden ve halk tarafından tutulan belli başlı gazeteler, İkdam, Sabah, Tercüman- ı Hakikat ve Saadet olmak üzere 4 tanedir. O günlerin aşırı özgürlük havası içinde baskı makineleri bütün gün çalışmakta; basılan gazeteler, daha matbaa kapılarında halk tarafından kapışılmaktadır. Meşrutiyet döneminde Tanin ve Yeni Gazete’nin yayın hayatına girmesiyle, Hüseyin Cahit ve Abdullah Zühtü, İkdam’dan ayrılmışlardır. Ali Kemal başyazar olduktan sonra İkdam gazetesi güçlü bir muhalefete başlamış ve İttihatçılara karşı “Ahrar Partisi”nin fikirlerini savunmuştur. Ahmet Mithat Efendi’nin, 1878’de kurduğu Tercüman-ı Hakikat gazetesi ise bu dönemde tarafsız kalmaya çalışmış; bir süre sonra da Ahmet Mithat Efendi bu gazeteden ayrılmıştır [262].

11.3: 31 Mart Ayaklanması

Nisan 1909 gecesi sert muhalefetiyle tanınmış Serbesti gazetesi başyazarı Hasan Fehmi’nin Galata Köprüsü’nde öldürüldü. Hasan Fehmi’nin cenazesi büyük bir kitle gösterisi halini almıştır. Cenazeden 5 gün sonra da 13 Nisan 1909’da (ya da Rumi takvime göre 31 Mart 1325’de) ayaklanma çıkmıştır. Daha sonra gelişigüzel harekete geçen ve frenlenemeyen topluluğun saldırıları sonucu, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin sözcüsü sayılan “Tanin” ve “Şurayı Ümmet” gazeteleri tahrip ve yağma edilmiştir. Mahmut Şevket Paşa komutasında Selanik’ten gelen “Hareket Ordusu” tarafından ayaklanma bastırılmış; ülkede sıkıyönetim ilan edilerek olayın elebaşları yakalanmıştır. Derviş Vahdeti ve suç ortakları idam edilmişlerdir (26 Nisan 1909). 27 Nisan 1909’da İkinci Abdülhamit tahttan indirilerek, 5. Mehmet Reşat Padişah ilan edilmiştir [263].

11.4: 1909 Basın Yasası

31 Mart Olayı’nın bastırılması üzerine kurulan askeri yönetim tarafından basına tekrar sansür konulmuş; yayınlarında taşkınlık yapan gazeteler kapatılmıştır. Ancak kapatılan gazeteler önceleri başka, fakat eski adlarına benzer adlarla yeniden yayımlandıklarından, bu aksaklığa son verilmek amacıyla zamanın koşullarına uygun bir Basın Kanunu hazırlanması zorunlu olmuştur. Bu amaçla bir Basın Kanunu tasarısı hazırlanarak Meclis’e sunulmuştur. Sözü geçen tasarının, 28 Nisan 1909’da Mebusan Meclisi’ne getirildiği haberinin basında çıkması, kamuoyunda, hürriyetin birinci ilkesi olan basın özgürlüğünün kısıtlanacağı kuşkusunu uyandırmış ve gazeteciler arasında çok büyük tepkilere yol açmıştır[264].

Anayasa’nın 12. Maddesi’nde, “Basın yasalar çerçevesinde serbesttir. Hiçbir şekilde baskıdan önce kontrole tabi tutulamaz.” hükmü yer aldığından, yeni yasada sansürü andıran herhangi bir uygulama öngörülmemiştir. Aslında hükümet, herhangi gizli bir amaç gütmeden” Basın Kanunu” ile bir “Matbaalar Kanunu” çıkarmak istemiştir.307 Nitekim yasa hazırlandığında liberal bir boyut taşısa da sonra yapılan değişikliklerde içi boşaltılmış ve sertleşmiştir[265].

Sansür hafiflemek üzereyken, Birinci Dünya Savaşı çıkmış; savaş yılları boyunca, İttihat ve Terakki Partisi Hükümeti’nce basına sansür uygulanmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasının ardından, 25 Ağustos 1914 tarihli geçici yasayla, “Askeri sansürün izni olmadan ordu hareketleriyle ilgili haberlerin yazılması” yasaklanmıştır. Böylece, mütareke dönemine kadar tam suskun bir basın oluşturulmuştur. Ancak İttihat ve Terakki ileri gelenleri yurt dışına kaçtıktan ve muhalifler iktidara geldikten sonra sansür kaldırılmıştır. 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalanmış; böylece “Mütareke Dönemi’nde bu kez işgalcilerin sansürü uygulanmaya başlamıştır [266].


 

Dipnotlar

[1] Orhan Koloğlu,Osmanlı’dan 21. Yüzyıla Basın Tarihi:yay, S. Dursun Çimen,yy, Pozitif Yayınları, 2006,  s.11

[2] Alpay Kabacalı, Başlangıçtan Günümüze Türkiye’de Matbaa, Basın ve Yayın: yay, Kenan Kocatürk,yy, Literatür Yayınları, 2000, s.2

[3] Atilla Girgin, Türkiye’de Yerel Basın,3. bs,İstanbul, Der Yayınları, 2009, s.11

[4] Alpay Kabacalı,a.g.e ,s.9

[5] Atilla Girgin a.g.e, s.11

[6] Atilla Girgin a.g.e s.12

[7] A.g.e s.12

[8] M. Nuri İnuğur, Basın ve Yayın Tarihi, 3.bs, İstanbul, Der Yayınları, 2005, s.13

[9] A.g.e s.90, 91

[10] Hamza Çakır, “2. Meşrutiyete kadar Osmanlıda Basın- İktidar İlişkileri”, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi sayı 11, s.3

[11] A.g.e, s.3

[12] Alpay Kabacalı, a.g.e, s.47

[13] Atilla Girgin, a.g.e, s.40

[14] A.g.e s.40

[15] Orhan Koloğlu, a.g.e , s.21

[16] M. Nuri İnuğu, a.g.e, s.165, 166

[17] Ali Budak, “Fransız Devrimi’nin Osmanlı’ya Armağanı: Gazete Türk Basınının Doğuşu” Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, sayı 7/3, yaz 2012,  Ankara-Türkiye, s.663,664

[18] A.g.e, s.664,665

[19] M. Nuri İnuğur, a.g.e, s.168

[20] A.g.e, s.168

[21] Ali Budak, a.g.e s.669

[22] M. Nuri İnuğur, a.g.e, s.169

[23] A.g.e s.170

[24] Atilla Girgin, a.g.e , s.33

[25] E. Özgür Gönenç, “Türk Basınında Fransız Modeli ve Etkileri”, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Hakemli Dergisi,2004, sayı 19, s.102

[26] Belkıs Ulusoy Nalcıoğlu, “ Tanzimat Dönemi Türk Gazeteciliği ve Türk Basının İlkleri” Manas Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2005, sayı.14, s.254

[27] Ali Budak, a.g.e, s.666

[28] A.g.e, s.666

[29] Hıfzı Topuz, Türk Basın Tarihi, 3. Bs,İstanbul,Remzi Kitabevi, 2011, s13

[30] Nesimi Yazıcı, “Vakayi-i Mısriye Üzerine Birkaç Söz” OTAM(Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi) 1990 sayı:2, s.267,268

[31] Hıfzı Topuz, a.g.e, s.13

[32] Orhan Koloğlu, a.g.e, s.24

[33] Hıfzı Topuz, a.g.e, s.14

[34] Nesimi Yazıcı, a.g.e s.271

[35] A.g.e, s.272

[36] A.g.e, s.278

[37] Hıfzı Topuz, a.g.e, s.15

[38] Nesimi Yazıcı, a.g.e, s.273

[39] Alpay Kabacalı, a.g.e, s.48

[40] Hıfzı Topuz, a.g.e, s.15

[41] A.g.e, s.15

[42] Atilla Girgin, a.g.e, s.40

[43] Hamza Çakır,a.g.e, s.97

[44] Alpay Kabacalı,a.g.e, s.49

[45] M. Nuri İnuğur,a.g.e, s.176

[46] Hıfzı topuz, a.g.e, s.15

[47] Atilla Girgin,a.g.e , s.41

[48] A.g.e, s.42

[49] M. Nuri, İnuğur,a.g.e, s.177

[50] A.g.e, s.178

[51] A.g.e, s.178

[52] Orhan Koloğlu, a.g.e, s.29

[53] A.g.e, s.28

[54] Atilla Girgin, a.g.e, s.42

[55] M. Nuri İnuğur, a.g.e, s.18

[56] Yasemin Doğaner, “Hürriyet ve Modernleşme Enstrümanı Olarak Osmanlı’da Basın”, Edebiyat Fakültesi Dergisi / Journal of Faculty of Letters Cilt/Volume 29 Sayı/Number 1 (Haziran/June 2012), s.111

[57] A.g.e, s.111

[58] Atilla Girgin, s.43

[59] A.g.e, s.43

[60] A.g.e, 47

[61] M. Nuri İnuğur, a.g.e, s.181

[62] Tarık Özçelik, “Ceride–İ Havadis’de Ziraat, Ticaret Ve Sanayi Tartışmaları” İstanbul Üniversitesi Sosyal Siyaset Konferansları Dergisi, Yıl 2009 , Sayı 56, s.471

[63] M. Nuri İnuğur, a.g.e, s182

[64] Hıfzı Topuz,a.g.e ,s.17

[65] M. Nuri İnuğur, a.g.e, s.182

[66] Tarık Özçelik, a.g.e, s.472,473

[67] A.g.e, s.473

[68] M. Nuri İnuğur, s.182

[69] Ali Budak, a.g.e, s.678

[70] Atilla Girgin, a.g.e, s.46

[71] A.g.e, s.46

[72] M. Nuri İnuğur,a.g.e, s.183

[73] A.g.e, s.183

[74] A.g.e, s.183

[75] Tarık Özçelik, a.g.e, s.475

[76] Ali Budak,a.g.e, s.677

[77] M, Nuri İnuğur, a.g.e, s.184

[78] Belkıs Ulusoy Nalcıoğlu, a.g.e, s.257

[79] Belkıs Ulusoy Nalcıoğlu, a.g.e, s.257

[80] Atilla Girgin, a.g.e ,s.57

[81] Hıfzı Topuz, a.g.e, s.18

[82] M. Nuri İnuğur, a.g.e, s.186

[83] Belkıs Ulusoy Nalcıoğlu, a.g.e, s.257

[84] Orhan Koloğlu, a.g.e, s.44

[85] Atilla Girgin, a.g.e, s.60

[86] Orhan Koloğlu,a.g.e, s.45

[87] Atilla Girgin, a.g.e ,s.62

[88] Atilla Girgin, a.g.e ,s.62

[89] M. Nuri İnuğur,a.g.e, s.189

[90] M. Nuri İnuğur, a.g.e, s.189

[91] Alpay Kabacalı, a.g.e, s.65

[92] M .Nuri İnuğur, a.g.e, s.187

[93] M .Nuri İnuğur, a.g.e, s.188

[94] Atilla Girgin, a.g.e, s.64

[95] M .Nuri İnuğur, a.g.e, s.190

[96] M .Nuri İnuğur, a.g.e, s.190

[97] M .Nuri İnuğur, a.g.e, s.190

[98] M .Nuri İnuğur, a.g.e, s.191

[99] Hıfzı Topuz,a.g.e, s.21

[100] M .Nuri İnuğur, a.g.e, s.191

[101] M .Nuri İnuğur, a.g.e, s.190,192

[102] M .Nuri İnuğur, a.g.e, s.192

[103] Orhan Koloğlu, a.g.e, s.46

[104] Orhan Koloğlu, a.g.e, s.46

[105] Atilla Girgin, a.g.e, s.67

[106] Yasemin Doğaner, a.g.e, s.112

[107] Alpay Kabacalı, a.g.e, s.67

[108] Orhan Koloğlu, a.g.e, s.47

[109] Atilla Girgin, a.g.e, s.68

[110] Orhan Koloğlu, a.g.e, s.47

[111] M .Nuri İnuğur, a.g.e, s.193

[112] A.g.e, s.194

[113] A.g.e, s.194

[114] A.g.e, s.194

[115]  A.g.e, s.197

[116]  A.g.e, s.197

[117] Hıfzı Topuz, a.g.e, s.23

[118] M .Nuri İnuğur, a.g.e, s.198

[119] Atilla Girgin,a.g.e, s.74

[120] A.g.e, s.74

[121] Hamza Çakır, a.g.e, s.67

[122] A.g.e, s.67

[123] Orhan Koloğlu, a.g.e, s.36

[124] A.g.e, s.37

[125] A.g.e, s.37,38

[126] Hamza Çakır, a.g.e, s.98,99

[127] Orhan Koloğlu, a.g.e, s.38.39

[128] A.g.e, s.39

[129] Atilla Girgin, s.36

[130] A.g.e, s.36

[131] Orhan Koloğlu, a.g.e, s.41

[132] Atilla Girgin, a.g.e, s.37

[133] Hıfzı Topuz, a.g.e, s.75

[134] M .Nuri İnuğur, a.g.e, s.199

[135] Atilla Girgin ,a.g.e, s.105

[136] A.g.e , s.105

[137] Hıfzı Topuz, a.g.e, s.44

[138] A.g.e, s.44

[139] Atilla Girgin, a.g.e, s.106

[140] Hıfzı Topuz,a.g.e, s.44

[141] A.g.e, s.45

[142] Atilla Girgin, a.g.e, s.106,107

[143] A.g.e, s.108

[144] A.g.e, s.108

[145] A.g.e, s.108,109

[146] A.g.e, s.109

[147] A.g.e, s.109

[148] Hıfzı Topuz,a.g.e, s.45

[149] Atilla Girgin,a.g.e, s.109,110

[150] Hıfzı Topuz, a.g.e, s.46

[151] Atilla Girgin, a.g.e, s.110

[152] Hıfzı Topuz, a.g.e, s.47

[153] Atilla Girgin, a.g.e, s.110,111

[154] Hıfzı Topuz, a.g.e, s.47

[155] Atilla Girgin, a.g.e, s.111

[156] Uygur Kocabaşoğlu, “ Tuna Vilâyet Gazetesi” , OTAM(Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi), 1990, Sayı.2, s.142

[157] Atilla Girgin, a.g.e, s.80

[158] Uygur Kocabaşoğlu, a.g.e, s.143

[159] Atilla Girgin, a.g.e, s80

[160] A.g.e, s.81

[161] A.g.e, s.83,84,85

[162] Hıfzı Topuz, a.g.e, s.32,33

[163]Uygur Kocabaşoğlu, a.g.e,s.145,146

[164] Hıfzı Topuz, a.g.e, s.24

[165] Atilla Girgin, a.g.e, s.88

[166] M . Nuri İnuğur, a.g.e, s.207

[167] A.g.e, s.207,208

[168] A.g.e, s.208

[169] A.g.e, s.208,209

[170] Hıfzı Topuz, a.g.e, s.25

[171] M, Nuri İnuğur, a.g.e ,s.209

[172]  Hıfzı Topuz,a.g.e, s.25

[173] A.g.e, s.25,26

[174] A.g.e, s.26

[175] Alpay Kabacalı, a.g.e, s.85

[176] Atilla Girgin, a.g.e, s.93

[177] Hıfzı Topuz, a.g.e, s.26

[178] A.g.e, s.27

[179] A.g.e, s.27

[180] M, Nuri, İnuğur, a.g.e, s.213

[181] A.g.e, s.213

[182] Atilla Girgin,a.g.e, s.94

[183] A.g.e, s.94

[184] A.g.e, s.95

[185] Hıfzı Topuz, a.g.e, s.27,28

[186] Atilla Girgin, a.g.e, s.96

[187] A.g.e, s.97

[188] Orhan Koloğlu,a.g.e, s.53

[189] M. Nuri İnuğur, a.g.e, s.236

[190] Atilla Girgin ,a.g.e, s.97

[191] M. Nuri İnuğur, a.g.e, s.237

[192] Hüseyin Doğramacıoğlu, “Namık Kemal’in İbret Gazetesinde Sıraladığı Sosyal Tenkitler ve Çözüm Önerileri” Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Bölüm 6/1 kış 2011, s. 985

[193] Belkıs Ulusoy Nalcıoğlu, a.g.e, s.263

[194] Hamza Çakır, a.g.e, s.102

[195] Belkıs Ulusoy Nalcıoğlu, a.g.e, 264

[196] A.g.e, s.264

[197] A.g.e, s.266

[198] A.g.e, s.266

[199] M. Nuri İnuğur, a.g.e, s.214

[200] Atilla Girgin,a.g.e, s76

[201] M. Nuri, İnuğur, a.g.e, s.217

[202] Atilla Girgin, a.g.e, s.101

[203] Orhan Koloğlu, a.g.e, s.50

[204] M. Nuri İnuğur, a.g.e, s.221

[205] Atilla Girgin, a.g.e, s.101

[206] A.g.e, s.102

[207] A.g.e, s.102

[208] M. Nuri inuğur, s. 218

[209] A.g.e, s.219

[210] Orhan Koloğlu, a.g.e, s.51

[211] A.g.e, s.55

[212] Atilla Girgin, a.g.e, s.113

[213] A.g.e, s.114

[214]A.g.e, s.122,123

[215] M. Nuri İnuğur,s. 257

[216] A.g.e, s.258

[217] A.g.e, s.258

[218] Hıfzı Topuz,a.g.e, s.48

[219] Atilla Girgin, a.g.e, s.125

[220] Hıfzı Topuz, a.g.e, s.49

[221] Orhan Koloğlu, a.g.e, s.61

[222] Atilla Girgin, a.g.e, s.129

[223] Orhan Koloğlu, a.g.e, s.62

[224] Atilla Girgin, a.g.e, s.132

[225] Murat Turna,” Sezai Karakoç’un Gözüyle Yunus Emre, Mehmet

Akif ve Mevlâna”, Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Bölüm 7/1 kış 2012, s.2033

[226] Atilla Girgin, a.g.e, s.131

[227] A.g.e, s.131

[228] Hamza Çakır, a.g.e, s.105

[229] Nesimi Yazıcı, “Sırrı Paşa ve Vilayet Gazeteleri”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi,2007, sayı36, s.223

[230] Hıfzı Topuz, a.g.ei s.55,56

[231] A.g.e, s.56

[232] M. Nuri İnuğur, a.g.e, s.264

[233] Hıfzı Topuz, a.g.e, s.56

[234] M . Nuri İnuğur a.g.e, s.264

[235] Atilla Girgin, a.g.e, s.190

[236] A.g.e, s.130, 131

[237] Orhan Koloğlu, a.g.e, s.64

[238] Hıfzı Topuz, a.g.e s,64

[239] Orhan Koloğlu, a.g.e, s. 64

[240] A.g.e, s.64

[241] Atilla Girgin, a.g.e, s.134

[242] M. Nuri İnuğur, a.g.e, s.275

[243] A.g.e, s.275

[244] Atilla Girgin , a.g.e s.137

[245] A.g.e, s.137

[246] Hıfzı Topuz, s.69,70

[247] M, Nuri İnuğur,s.269

[248] İlhan Ekinci, “Doğu ile Batı Arasında Bir Aydın Muhammed Alexander Russell Webb Efendi”, OTAM(Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi), 2005, Sayı 17,s.2,3

[249] A.g.e, s.22

[250] A.g.e, s.23

[251] A.g.e, s.25

[252] M . Nuri İnuğur, a.g.e, s.287

[253] Atilla Girgin, a.g.e, s.232

[254] A.g.e, s.232

[255] M. Nuri İnuğur, a.g.e, s.290

[256] A.g.e, s.290,291

[257] Atilla Girgin , a.g.e, s.141

[258] A.g.e, s.143,144

[259] A.g.e, s.145

[260] Orhan Koloğlu, a.g.e, s.87

[261] M. Nuri İnuğur,a.g.e, s.306

[262] A.g.e, s.302

[263] Atilla Girgin, a.g.e, s.150,151

[264] A.g.e, s.151

[265] A.g.e, s.151

[266] A.g.e, s.156

Kaynakça

Budak Ali, “Fransız Devrimi’nin Osmanlı’ya Armağanı: Gazete Türk Basınının Doğuşu” Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, sayı 7/3, yaz 2012,  Ankara-Türkiye

– Çakır Hamza, “2. Meşrutiyete kadar Osmanlıda Basın- İktidar İlişkileri”, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Dergisi sayı 11

– Doğramacıoğlu Hüseyin, “Namık Kemal’in İbret Gazetesinde Sıraladığı Sosyal Tenkitler ve Çözüm Önerileri” Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Bölüm 6/1 kış 2011

İnuğur M. Nuri, Basın ve Yayın Tarihi, 3.bs, İstanbul, Der Yayınları, 2005

– Topuz Hıfzı, Türk Basın Tarihi, 3. Bs,İstanbul,Remzi Kitabevi, 2011

– Yazıcı Nesimi, “Sırrı Paşa ve Vilayet Gazeteleri”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi,2007, sayı36

– Yazıcı Nesimi, “Vakayi-i Mısriye Üzerine Birkaç Söz” OTAM(Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi) 1990 sayı:2

Akif ve Mevlâna”, Turkish Studies – International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic Bölüm 7/1 kış 2012,

-Doğaner Yasemin, “Hürriyet ve Modernleşme Enstrümanı Olarak Osmanlı’da Basın”, Edebiyat Fakültesi Dergisi / Journal of Faculty of Letters Cilt/Volume 29 Sayı/Number 1 (Haziran/June 2012)

Ekinci İlhan, “Doğu ile Batı Arasında Bir Aydın Muhammed Alexander Russell Webb Efendi”, OTAM(Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi), 2005, Sayı 17

-Girgin Atilla, Türkiye’de Yerel Basın,3. bs,İstanbul, Der Yayınları, 2009

-Gönenç E. Özgür, “Türk Basınında Fransız Modeli ve Etkileri”, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Hakemli Dergisi,2004, sayı 19

-Kabacalı Alpay, Başlangıçtan Günümüze Türkiye’de Matbaa, Basın ve Yayın: yay, Kenan Kocatürk,yy, Literatür Yayınları, 2000

-Kocabaşoğlu Uygur, “ Tuna Vilâyet Gazetesi” , OTAM(Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi), 1990, Sayı.2

-Koloğlu Orhan,Osmanlı’dan 21. Yüzyıla Basın Tarihi:yay, S. Dursun Çimen,yy, Pozitif Yayınları, 2006

-Nalcıoğlu Belkıs Ulusoy, “ Tanzimat Dönemi Türk Gazeteciliği ve Türk Basının İlkleri” Manas Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2005, sayı.14

-Özçelik Tarık, “Ceride–İ Havadis’de Ziraat, Ticaret Ve Sanayi Tartışmaları” İstanbul Üniversitesi Sosyal Siyaset Konferansları Dergisi, Yıl 2009 , Sayı 56

-Turna Murat,” Sezai Karakoç’un Gözüyle Yunus Emre, Mehmet

 

Paylaş:

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum Yap

Sizin tepkiniz nedir?

Komik Komik
1
Komik
Muhteşem Muhteşem
1
Muhteşem
Acıklı Acıklı
1
Acıklı
Kızgın Kızgın
1
Kızgın
Korkunç Korkunç
1
Korkunç
Şoke Şoke
3
Şoke
Berk Dede