Kültürel Miras Olarak Değerlendirilen Türkiye ve Avrupa Kentleri

13 dakikada okuyabilirsiniz


Kültürel Miras
Kültürel Miras Olarak Değerlendirilen Türkiye ve Avrupa Kentleri

Bu yazıda, öncelikle “Kültürel Miras” kavramına kısaca bakmak istiyorum.  “Miras”, miras olan, önceki nesillerden miras kalan bir özelliktir. “Kültürel miras” söz konusu olduğunda, miras para veya mülkten ibaret değildir. Kültürel miras; mimari anıtsal ve sivil mimarlık örnekleri, şehirsel dokular, kültürel değerler ve geleneklerden oluşur. Kültürel miras, bir topluluğa ait paylaşılan bir bağ anlamına gelmektedir. Tarihimizi ve kimliğimizi temsil eder; geçmişimize ilişkin, günümüze ve geleceğe olan bağımızdır. “Kültürel Miras” bir ülkenin olduğu kadar, bazı koşullarda “Dünya Mirası” da sayılmaktadır. Kültür Miraslarının korunması kentsel kimliklerin korunmasına da yardımcı olmaktadır.

Kültürel Miras
1985 Yılında Unesco Dünya Miras Listesine Kabul Edilen İstanbul Tarihi Alanları (Kaynak)

Kültürel miras veya kültür mirası daha önceki kuşaklar tarafından oluşturulmuş ve evrensel değerlere sahip olduğuna inanılan eserlere verilen genel bir isimdir.

“Dünya Kültürel ve Doğal Mirasın Korunması Sözleşmesi” kültür mirasını üç sınıfta gruplandırmaktadır  (Tunçer, M., 2017, Dünden Bugüne Kültürel Miras ve Koruma, S. 4) :

  • Anıtlar: Bu gruba mimari yapılar, heykeller, resimler, arkeolojik eserler, kitabeler, mağaralar vd. eleman birleşimleri girmektedir. Bu grupta yer alan eserler tarihi veya sanatsal veya bilimsel olarak evrensel değerlere sahiptirler.
  • Yapı toplulukları: Bu gruba giren yapı toplulukları bulundukları konum nedeniyle tarihi, sanatsal veya bilimsel olarak evrensel değerlere sahiptirler.
  • Sitler: Bu gruba giren sit alanları ya insan ürünüdür ya da doğal bir şekilde oluşmuştur. Ya da bu ikisinin kombinasyonudur. Bu gruba giren sit alanları ya estetik, ya etnolojik ya da antropolojik bakımdan evrensel değerlere sahiptirler.

Somut ve Somut Olmayan Kültür Varlıkları (Tangible and Intangible Cultural Heritage)

Kültürel miras genellikle zanaatkârlık ve sanat alanlarını (ahşap ve metal işçiliği, dericilik, bakır vb. metal işçiliği, tablolar, çizimler, baskılar, mozaikler, heykeller vb.), tarihi anıtları ve binaları ve arkeolojik alanları akla getirir.

Fakat kültürel miras kavramı bundan çok daha geniş ve yavaş yavaş insan yaratıcılığının ve ifadesinin tüm delilleriyle dolup taşıyor: etnografik değerler, yemek kültürü, müzik kültürü, fotoğraflar, belgeler, kitaplar, el yazmaları ve enstrümanlar vb. bireysel nesneler ya da koleksiyonlar.

Günümüzde, yerleşimlerdeki kentsel ve arkeolojik sit alanları, su altındaki miras ve doğal peyzaj kültürel mirasın parçası olarak değerlendirilmektedir.

“Tarih İçinde Konya (1)” adlı köşe yazımızı okumak için TIKLAYINIZ…

Tarih İçinde Kültürel Mirasın Korunması

İnsanlık tarihinin başlangıcından günümüze kadar binlerce yıllık uygarlık tarihi içinde insanın doğrudan veya doğa ile birlikte yarattığı değerler, bugün “kültürel ve doğal miras” olarak adlandırılır. Bu değerlerin korunması, çağımızda insanlığın ortak sorunudur ve üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Kültürel ve doğal mirasın korunması konusunda uzmanlık alanları ortaya çıkmış konu ile ilgili ölçütler belirlenmiş, hukuki ve yasal düzenlemeler yapılmaya başlanmıştır.

Koruma kavramının geçmişi çok eski devirlere dayanmakla birlikte, çağdaş korumanın kuramsal temelleri 20. yüzyılda atılmış, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki dönemde Avrupa’da kentsel koruma çabaları hız kazanmıştır. Koruma alanında uluslararası platformda yapılan çalışmaların ilk adımı, ‘Uluslararası Müzeler Örgütü’ tarafından 1931 yılında Atina’da toplanan ‘I. Uluslararası Tarihi Anıtların Korunması ile İlgili Mimar ve Teknisyenler Konferansı’nda atılmıştır. ‘Atina Konferansı’ olarak da bilinen bu toplantıda önemli tarihi anıtlara fon oluşturan çevrelerin, yapı gruplarının ve bazı özellikleri olan güzel görünüşlü manzaraların korunması önerilmiş, bu ilkeler bütünü 1932 yılında İtalya’da ‘Carta del Restauro’ olarak yasal bir kimlik kazanmıştır. 1964 yılında kabul edilen Venedik Tüzüğü korumada en önemli belgelerden biridir (1).

1965 yılında kültür varlıklarına ilişkin araştırma, dokümantasyon ve teknik yardımla ilgili olarak ICOMOS Vakfı (International Council on  Monuments and Sites) kurulmuştur. UNESCO tarafından 1972 yılında düzenlenen konferansta “Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme” imzalanmıştır (2).

Avrupa Konseyi, Mimari Miras konusunda bir takım kararlar almış, bu kararlara göre ülkelerce oluşturulması gereken yasal prosedürler ortaya konulmuştur.  Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü tarafından düzenlenen Genel Konferans 17 Ekim-21 Kasım 1972 tarihleri arasında Paris’te toplanmış “Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme” imzalanmıştır. Bu sözleşme ile Kültürel varlıkların önemi ve giderek bozuldukları belirtilmiş ve koruma için işbirliği yapılması gerektiği vurgulanmıştır. Bu sözleşmenin sonucu olarak “Dünya Mirası Komitesi” adı ile hükümetler arası bir komite kurulmuştur. Sözleşme esasına göre her devlet tarafından kültür varlıklarının bir listesi oluşturulmakta ve “Dünya Kültür Mirası Listesi” adı altında yayınlanmaktadır.

2017 yılı itibariyle Dünya genelinde UNESCO Dünya Miras Listesi’ne kayıtlı 1073 kültürel ve doğal varlık bulunmakta olup bunların 832 tanesi kültürel, 206 tanesi doğal, 35 tanesi ise karma (kültürel/doğal) varlıktır. Her yıl gerçekleşen Dünya Miras Komitesi toplantıları ile bu sayı artmaktadır (3).

En çok dünya mirası olan ülke İspanya’dır (43). Ayrıca en çok kültürel mirası olan ülke İtalya (40), en çok doğal mirası olan ülke Avustralya (11), en çok karma mirası olan ülkeler ise Çin ve Avustralya’dır (4).

Korumanın çok çeşitli ölçek ve boyutları vardır. Tek bir yapıdan, büyük bir kente kadar giden sorunlar, yasal, parasal ve yönetsel düzenlemelerle şekillenir ve çözümlenir. Korumanın sosyal, teknik, politik ve kültürel boyutları bu düzenlemelerle bütünleşerek uygulamaya yansır. Korumanın kurumsal ve uygulamaya yönelik esaslarının, o ülke koşullarına uyarlanması yasal düzenlemelerle gerçekleşir.

Bir ülkenin kültür varlıklarına bakış açısı, algılama biçimi, korumaya karşı takındığı tavır ve gösterdiği davranışlar yasalarda anlatımını bulur. Fiziki mekân kavramı, görme ve dokunma suretiyle dış dünya ile ilişki kurarken bilinçlenmektedir. Bu nedenle ilk yerleşmelerden bu yana, benimsenip anıt olarak kabul edilen yapı ve nesnelerin korunması için gayret sarf edilmiştir. Anıtlar için önlemler alınmasını, önceleri siyasal ve dinsel nedenler zorlamışsa da toplumun bunu, bir alışkanlık ve bir gelenek olarak kabul etmiş olması da önemlidir. Anıtların daima bir ortam içinde düşünüldüğünü ve çevresiyle değerlendirilmiş olduğu da bir gerçektir diyebiliriz.

Kökeni çok eski devirlere dayanmakla birlikte, günümüzdeki anlamda koruma kavram ve uygulamaları 19. yüzyılda gelişmeye başlamış, bu süreçte sanat eserlerinin ve anıtsal yapıların korunmasından yerleşmelerin bir bütün halde korunmasına geçiş, yerleşmeleri oluşturan ögelerin tarihi, biçimsel ve estetik değerlerinin anlaşılmasından sonra olmuştur. Kentlerin tarihsel sürekliliği ve bütünleşik gelişimine ilişkin yeraltı ve yerüstü değerlerinin korunarak geleceğinin tasarlanmasını amaçlayan “kent arkeolojisi” kavramı ise, 20. yüzyılın son çeyreğinde gelişmiştir (4). 19. yüzyılda Avrupa kentlerinde çeşitli imar çalışmaları sürdürülmüş, 1840’lardan sonra Londra’da çeşitli arkeolojik buluntular ele geçmiş, 1870’lerden sonra da benzer koşullar altında Norveç’in merkezi Oslo’da yapılan çalışmalar sırasında Ortaçağ yerleşimlerine ilişkin izler ortaya çıkmıştır. Sarfatij ve Melli, kent arkeolojisinin kavram olarak henüz gelişmediği bu tarihlerde, Oslo ve Londra gibi kentlerde eski insan yerleşimlerinin izlerinin mühendisler tarafından belgelenmesinin, modern kentsel arkeolojinin başlangıcı olarak kabul edilebileceğini belirtmektedir.

Avrupa’da Tarihi Çevre Korumasına İlişkin Bilinçli Araştırma Devri ve Hukuki Gelişmeler

Tarihi eserlerin onarımında, yapıyı inceleyen, yapıldığı devre ait her türlü belgeyi, çizimleri, resimleri, yazıtları ve kalıntıları değerlendiren ve çalışmalarını delillerle belirten kişiler bilinçli araştırma dönemini başlatmışlardır. Roma’lı Camillo Boito (1836–1914), tarihi yapıların sadece mimari özelliklerine bakılarak değerlendirilmesine karşı çıkmıştır. Bir yapının ayakta durabilmesi için veya zorunlu görülen başka nedenlerden dolayı, bazı eklemelerden vazgeçilemeyeceğini kabul eder. Ancak, bunlar değişik özellikte, değişik malzeme ve yapının görünüşüne zarar vermeyecek şekilde yapılmalıdır.

Eugene Emmanuel Viollet-le-Duc (1814–1879); mimar, mühendis, sanat tarihçisi, eğitimci, jeolog, etnograf, dekoratör ve eleştiricilik gibi pek çok mesleği bir arada yürütmüştür. Restorasyonda ise özellikle teori çalışmalarıyla tanınır. Antik mimarinin hükmetmemesi, sadece ilham vermesi gerektiği fikrini ileri sürmüştür. Geçmişi ait eserlerin analizinin yapılmasına ve mimarın çağının malzemesini kullanarak, koşul ve olanaklardan yararlanarak kendi sentezini yapabilmesini savunmuştur. Yapılardaki değişmeleri gösteren her türlü iz ve belgenin korunmasını asla kaybedilmemesini savunmuştur. Viollet le Duc’e göre;

“Başka bir çağın yapılarının restore edilmesi ancak yüzyılımızın ikinci çeyreğinden sonra akıl edilmiştir. Bildiğimiz kadarı ile zaten mimari restorasyon da açıkça tanımlanmamıştır. Belki de bunu fırsat bilerek bir restorasyonla neyin anlaşıldığını veya anlaşılması gerektiğini kesin olarak belirtmeye gayret edebiliriz….  Bir yapıyı restore etmek, onu korumak, onarmak veya yeniden yapmak değil, belirli bir zamanda, hiç var olmadığı biçimiyle tam bitmiş bir yapı haline getirmek demektir.”

Avrupa’da büyük ölçekte planlama çalışmalarına, Baron Georges – Eugene Haussmann’ın (1809–1891) Paris’teki planlama çalışmalarına başladığı 19.yüzyıl ortalarından sonra geçilmiştir.

III. Napolyon zamanında Paris’in planlaması 1832 ve 1849’da kolera salgınlarından sonra, kamu sağlığı, temiz hava ve yeşil alanlar açısından ele alınmıştır. Paris’te endüstri çağının metropolü haline getirmeyi başarmıştır. Anıtların tek yapı olarak ele alınıp öylece değerlendirilmesi, 19.yüzyılda başlayan hatta Ecole de Beaux-Art’ın eğitimi içinde gelişen bir tutumdur. Kişiliği yok eden, insan ölçeğine aykırı, eşliğe, monotonluğa dönük bu suni yerleşme düzenine ve getirdiği sert yıkıcılığa karşı çıkanlar arasında Camillo Sitte de (1843–1903) vardır. Camillo Sitte, Haussmann’ın sadece tekniğe dönük, insandan ve doğadan uzaklaşmayı amaçlayan tutumuna karşı çıkar. Yapı grupları arasındaki ilişkileri ve sokak ve meydanların organik bağdaşmasına dikkat çeker. Mekân düzenindeki uyuşmanın gerçekleşmesi organik oluşumda olur. Modern şehir planlamasında, mekân düzeninde mevcut niteliklerin değerlendirilmesine dönük bir yaklaşım vardır.

Hukuki gelişmeler, sosyal örgütlenme ile hızlanmıştır. “Paris Anıtlarını Sevenler Derneği”, “Eski Paris Komisyonu”, “Fransız Turing Kulübü”, vb. gibi. Tarihi Anıtlar Komisyonu, yetersiz olan 1841 yasasına bağlı kalmıştı. İyi niyetlerin etkinliği, denetleme ve denetlenme olanağı yoktu. 1879’da yeniden örgütlenen Komisyon’un üye sayısı arttırılmış, yetkileri saptanmış ve etki alanı genişletilmiştir. 1887’de tarihi anıtların korunması ile ilgili bir yasa çıkarılmıştır. Bu yasa, mülkiyet haklarını kısıtlayan, bürokratik düzen kuran bir yasadır. 1904’de Madrid Uluslararası Mimarlar Kongresinde, anıtların bakım ve onarımı sadece devlet tarafından diploma verilmiş yetkili mimarlar tarafından yapılması öngörülmüştür. 1889’da çıkarılan bir kararla, Tarihi Anıtlar Komisyonu’nun yetkileri kesinleşmiş ve güçlü bir örgüt haline gelmiştir. 1913’de, 1889 Kanununu tamamlayan ve Anıtların korunmasını kolaylaştıran, özel kişilere ait yapıların listeye sağlayan yeni bir yasa çıkarılmıştır. Bu Yasada ihtiyaç görüldüğünde listeye alınmış anıtları değerlendirmek üzere, görüş açısı içindeki (500 m.) özel kişiye ait olsalar bile, arsa ve yapılar üzerinde hak tanımaktadır.

Gustave Giovanni (1873–1947), Boito’nun esaslarını geliştirmiş ve modernleştirmiştir. Ona göre, “hangi devre ait olursa olsun tarihi değeri olan eser” korunmalıydı. Stil birliğine karşıdır. Belli başlı ve en önemli yapıların tarihi değerlerinin yanı sıra, küçük yapıların ve yerleşmelerin bütün olarak mimari düzenlerinin önemini belirtmiştir. Çalışmaları “Carta Del Restauro Italiana” (1931) kurallarının saptanmasında çok etkili olmuştur.

Şehir planlarında yer alan anıtlar, çevreleriyle, tüm yerleşmeyle birlikte düşünülmektedir.1870 yılında İtalya’da birliğin kurulmasından kısa bir süre sonra Başkent olan Roma’nın, bu göreve uygun bir hale getirilmesi için yeniden planlanması gerekmiştir. Şehrin çevre düzeni çalışmaları sırasında, Eski Roma’nın büyük bir kısmı modern yerleşme altında kalmıştır. 1873 ve 1906 Nazım Planları birer trafik planı olarak tanınmaktadır. 1929 yılına kadar süren yavaş gelişmeyi, Mussollini, eski Romalıların muazzam şehrini kendi çağına uygun olarak geliştirmek rüyasıyla hızlandırmıştır.

Kültürel Miras
Roma Forumunun Ortasından Geçerek Büyük Tahribat Yaratan Ana Cadde Mussollını Zamanında Açılmıştır (Fotoğraf :  M. Tunçer)

1. Dünya Savaşı sürerken, 12 Şubat 1943’de çıkarılan kanunla 1930 yılındaki yasanın eksik yönleri tamamlanmış, ek listeye alınan anıtların çevrelerine giren görüş alanı içindeki değişiklikler veya çevrelerine yeni yapıların yapılması denetim altına alınmıştır. 15 Haziran 1943’teki yasa ise, anıtların yerleşmeleri içinde değerlendirilmesine daha geniş olanaklar getirmiş, kesin koruma alanı için 500 m. Çapında bir daire öngörülmüştür. Bu kanunla, arsaların kullanılışı, yapıların yüksekliği, cephe oranları, bazı yerlerin boş bırakılması, park haline getirilmesi gibi önlemler alınabilmiştir. Tümüyle yasa, önleyici olmaktan çok, çözüm getiren bir tutum içindedir. Savaş sonrası ilk eğilim, yerleşmeleri olabildiğince olduğu kadar hızla eski durumlarına kavuşturup yaşantıyı devam ettirmekti. Tek tek yapıları ve yakın çevrelerini yamalar halinde korumaktan ötede çevre (sit) ölçeğinde korumacılık yaygınlaşmıştı. Tarihi merkezlerin değerlendirilmesi, eski yapıların ve konutların yeni gerekleri karşılamak üzere onarılması da önemli gelişmelerden biridir.

1973 yılına kadar 50’ye yakın tarihi ve artistik çevrede bu kanun kapsamı için de koruma projeleri yapılmış ve uygulamasına geçilmiştir. 1975 yılında ise koruma altına alınan 100 şehrin tarihsel merkezlerinin korunması için  yeni ölçüler geliştirilmiştir. (5)

Çekya: Prag Tarihi Kent Merkezi

WMCAUS World Multidisciplinary Civil Engineering-Architecture-Urban Planning Symposium nedeniyle Haziran ayında bir hafta kadar Prag’daydım. Çekya’nın mehteşem Başşehri Prag “Kafka Şehri” olarak bilinir. St Vitus Katedrali, Karel Köprüsü (Karlov Most), Gotik muhteşem evleri, anıtsal yapıları, Old Town Square, Astronomik Saat Kulesi, Belediye Binası ve diğer anıtsal yapılar ile şehir dokusu bir bütün olarak korunmuştur.   

Bedřich Smetana’nın Vatanım (Má Vlast /Mein Vaterland)  Vltava (Die Moldau) nehrini anlatan eşsiz eseri ile hatırlanır.

Prag Tarihi Kent Dokusu’nun Genel Görünümü (Fotoğraflar: M.Tunçer, 2018)

Malá Strana, Prag’da bulunan bir semttir. Semt, 1257’de Bohemya Kralı II. Ottokar tarafından kurulmuş olup Prag’ın tarihi merkezini oluşturan semtlerden biridir. Ortaçağ’da, semt Prag’daki etnik Almanların yoğun yaşadığı yerlerden biriydi. Sağ kıyısı ise nispeten daha burjuva ve daha fazla Çeklerin yaşadığı yerdi ve çok sayıda soylu sarayını da barındırmaktaydı.

Malostranské Náměstí (Lesser Town) Meydanı Ve St. Vitus Katedrali (Fotoğraflar: M.Tunçer, 2018)

Tarihsel çevresini 1980 lerin başından beri sürekli bakım ve onarımlarla yenilemiş olan Prag, tarihsel çevre korunmasında olağanüstü başarılı olmuş, tarihi şehri yaşayan ve canlı bir turizm merkezi haline dönüştürmeyi başarmıştır. 

“Tarih İçinde Konya (2)” adlı köşe yazımızı okumak için TIKLAYINIZ…

Ülkemizde Tarihsel Kültürel Çevre Korunması

Ülkemizde “Kültürel Miras” (Sit Alanları) alanlarının belirlenmesi, saptama ve belgeleme (Tesbit ve Tescil) kararları ile koruma altına alınması önceleri 1710 Sayılı Eski Eserler Kanunu ile, 1984 sonrasında ise 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu” ile yapılmış ve halen yapılmaktadır.

Koruma amaçlı planlama çalışmaları bir Şehir Plancısı olarak meslek alanımızın genişlemesinde önemli bir yer tutmuştur diyebilirim. Koruma amaçlı planların hazırlanması esnasında diğer ilgili meslek dalları ile (mimar, restorasyon uzmanı mimar, arkeolog, sanat tarihçisi, peyzaj mimarı, etnolog, biyolog, jeolog, çevre mühendisliği vd.) işbirliği ve eşgüdüm içinde çalışmalar yapılmasını gerektiren süreçler oluşmuştur.

Koruma planlaması ve uygulamaları ülkemizde aslında karmaşık bir süreç içinde yapılmaktadır. Önceleri Kültür Bakanlığı’na ait olan planlama ve uygulama yetkileri, 1980 sonrasında Belediyeler ile Kültür ve Turizm Bakanlığına verilmiştir. Doğal Sit Alanlarının son dönemde Kültür Bakanlığı’ndan alınması ile Çevre ve Şehircilik Bakanlıkları arasında diyalog, işbirliği ve eşgüdüm gerektirmiştir.

Sadece kentsel ölçekte geleneksel mimari mirasın korunması olgusu bile ülkemizde gecikerek ele alınması İstanbul, Bursa, Edirne, İzmir, Kayseri gibi birçok kentimizin pitoresk görünümlerini kaybetmesine neden olmuştur. Tarihi çevrelerin rant amaçlı dönüşümü ve yok edilmesi ise son yılların en önemli sorunlarından biridir.

1980’lerden sonra korumaya yönelik projelendirme çalışmaları yaygınlaştırılmış, özellikle Tarihi Kentler Birliği kurulduktan sonra birçok yerel yönetim kendi kentlerine sahip çıkmaya başlamıştır. 1983 yılında bizim de kabul ettiğimiz Dünya Kültürel Mirasının Korunması Sözleşmesi hükümlerine göre devletler sınırları dahilindeki kültür ve doğa varlıklarının korunmasını taahhüt etmiştir (6).

Ülkemizden de İstanbul’un Tarihi Alanları [1985], Safranbolu Şehri (Karabük) [1994], Bursa ve Cumalıkızık: Osmanlı İmparatorluğunun Doğuşu (Bursa) [2014] Dünya Miras listesinde yer almaktadır. Safranbolu ve Cumalıkızık kentsel ve kırsal alanda geleneksel mimari için konumuza örnek oluşturmaktadır. Cumalıkızık yakın bir tarihte dünya mirasına katılmış, Safranbolu ise 1994 itibaren birçok akademik inceleme, yenileme ve onarıma konu olmuştur.  

Ülkemizin, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün sorumluluğu altında yürüttüğü çalışmalar neticesinde bugüne kadar UNESCO Dünya Miras Listesi’ne 17 adet varlığımızın alınması sağlanmıştır. Bu varlıklardan;

kültürel olarak;

hem kültürel, hem doğal miras olarak listeye alınmıştır.

Göbeklitepe, Unesco Dünya Mirası Kalıcı Listesi’ne Girdi (Kaynak)

Dünya tarihini değiştiren bir arkeolojik buluş olan Şanlıurfa, Göbeklitepe ‘nin geçtiğimiz günlerde (2018) UNESCO Dünya Miras Listesi’ne alınması da hepimizi sevindiren önemli bir gelişmedir. Umarım daha pekçok kültür ve doğal değerimiz yakın gelecekte UNESCO Dünya Miras Listesine girecektir.

Mehmet Tunçer (7)

Kaynaklar:

(1) TUNÇER, M., 2010,  “Kültürel Miras Mevzuati”, “Avrupa’da Tarihsel Ve Kültürel Çevre Korunması”, Tarihsel Çevre Koruma Programı Kitabı, Anadolu  Üniversitesi.

(2) AKÖZ; F., YÜZER, N., Tarihi Yapılarda Malzeme Özelliklerinin Belirlenmesinde Uygulanan Yöntemler, YTÜ. İnş. Müh. Böl. İstanbul, http://www.e-kutuphane.imo.org.tr/pdf/11142.pdf

(3) Dünya Miras Merkezi’nin resmi web sitesi olan http://whc.unesco.org/en/list adresinden detaylı bilgilere ulaşılabilmektedir. 

(4) AYDENİZ, N., E.,Kent Arkeolojisi Kavramının Dünyadaki Gelişimi Ve Türkiye’deki Yansımaları”, Yasar University, Faculty of Engineering and Architecture, Department of Architecture, Izmir-Turkey

(5) ZEREN, N., 1984, Tarihsel Çevre Korumasında Yaklaşımlar, Tarihsel Çevre Koruması Seminer Dizisi, İTÜ Mimarlık Fakültesi, s 37-51,  , İ.T.Ü Yayını , İstanbul.

(6) TUNÇER, M., 1993, İSTANBUL, ICOMOS, Türkiye Milli Komitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi,      “Iı. Ulusal Koruma Planlaması Semineri”, Sürdürülebilir Kalkınma İçin Tarihsel Çevreyi Koruma Politikaları”. 

(7) Prof. Dr., Tarihi Çevre Koruma ve Restorasyon Uzmanı, Yüksek Şehir ve Bölge Plancısı (ODTÜ), Çankaya Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi,  Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Öğretim Üyesi, E posta:

[email protected]

Bu yazı  “Psikeart Dergisi, Eylül-Ekim 2018 Sayısında Yayınlanmıştır.

Paylaş:

Yorum Yap

Sizin tepkiniz nedir?

Komik Komik
0
Komik
Muhteşem Muhteşem
0
Muhteşem
Acıklı Acıklı
0
Acıklı
Kızgın Kızgın
0
Kızgın
Korkunç Korkunç
0
Korkunç
Şoke Şoke
0
Şoke